menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şahsiyet: İnşa mı, İmaj mı?

20 0
04.05.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Şahsiyet: İnşa mı, İmaj mı?

Etik üzerine konuşmak kolaydır. Hatta bazen fazlasıyla kolaydır. Akademik kürsülerde, toplantı salonlarında, kalabalıkların önünde, iyi seçilmiş kelimelerle etik anlatılabilir; adalet, hakkaniyet, vicdan, sorumluluk üzerine etkileyici cümleler kurulabilir. Fakat insan bir süre sonra şunu fark ediyor: Bir kavramın sıkça dile getirilmesi, onun gerçekten yaşandığı anlamına gelmiyor.

Etik, benim için artık yalnızca üzerine konuşulan bir mesele değil. Daha çok, insanın kendisiyle baş başa kaldığında ne yaptığıyla ilgili. Kökeninde ethos var; yani bir yer, bir barınak, bir sığınak. Bu anlam bana hep önemli gelmiştir. Çünkü etik, dışarıya gösterilen bir duruştan önce, insanın içinde kurduğu evdir. O ev sağlam değilse, dışarıya açılan bütün pencereler ne kadar süslü olursa olsun, içerideki boşluğu gizlemeye yetmez.

Ahlak da bana göre bu iç evin dış dünyaya yansıyan yüzüdür. İnsan, kendisini en çok konuşurken değil; zorlandığında, kaybetme ihtimaliyle karşılaştığında, çıkarı ile ilkesi arasında seçim yapmak zorunda kaldığında belli eder. Güzel cümleler, o anda ya bir ağırlık kazanır ya da sessizce dağılır.

Belki de asıl mesele, söz ile eylem arasındaki mesafedir. İnsan dürüstlükten bahsedebilir, adaleti savunabilir, vicdanı yüceltebilir. Bunların hepsi değerlidir. Ama bir gün aynı insan, küçük bir çıkar, küçük bir korku, küçük bir aidiyet ya da küçük bir güç alanı uğruna bütün bu kavramları esnetebiliyorsa, orada durup düşünmek gerekir. Çünkü bazı değerler gerçekten bilinmez; yalnızca tekrar edilir.

Sokrates’in bilmek, yapmaktır fikri bu yüzden hâlâ sarsıcıdır. Bilmek, bir kavramı tanımlayabilmek değildir sadece. Bilmek, o kavramın insanın davranışına işlemesidir. Bir değeri gerçekten bilen kişi, onu yalnızca rahat zamanlarda değil, bedel ödenmesi gereken anlarda da taşır. Aksi hâlde bilgi, zihinde kalır; hayata geçmez. Hayata geçmeyen şey de zamanla yalnızca bir söylem hâline gelir.

Karakter ile şahsiyet arasındaki farkı da burada görüyorum. Karakter, insanın ham tarafıdır; getirdikleri, eğilimleri, zaafları, refleksleri. Şahsiyet ise kendiliğinden oluşmaz. Emek ister. Terbiye ister. Bazen susmayı, bazen konuşmayı, bazen vazgeçmeyi, bazen de yalnız kalmayı göze almayı gerektirir. Şahsiyet, insanın kendi hamlığını ilke, vicdan ve sorumlulukla işlemesidir.

İki yüzlülüğün en kötü yanı, zamanla kendini bile kandırmasıdır. Ama susturamadığı tek şey vardır: Karşısında duranın suskunluğu.

Büyük ahlakî cümlelerden çok, küçük anlara inanıyorum artık. Kimsenin görmediği yerde hakkı teslim etmeye. Güçlüyken ezmemeye. Haklıyken ölçüyü kaybetmemeye. Kırılmışken bile haksızlaşmamaya. Alkışlanmayacağını bildiği hâlde doğru yerde durmaya. Çünkü insanı asıl ele veren şey, büyük iddiaları değil, küçük tercihleridir.

Gerçek ahlak çoğu zaman kalabalığın içinde değil, kalabalık dağıldıktan sonra ortaya çıkar. Işıklar söndüğünde, seyirciler çekildiğinde, insanı dışarıdan denetleyen hiçbir göz kalmadığında. O anda geriye yalnızca kişinin kendi vicdanıyla kurduğu ilişki kalır. İşte etik dediğimiz şey biraz da orada başlar.

Bu yüzden kelimelerin ihtişamına karşı mesafeliyim. Güzel kurulmuş cümleler elbette değerlidir; insanın........

© Akademik Akıl