Tipta Liyakat Üzerine I: Bilgi, Vicdan ve Adaletin Kesiştiği Yer
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Tipta Liyakat Üzerine I: Bilgi, Vicdan ve Adaletin Kesiştiği Yer
Tıpta Liyakatin Etik Klinik ve Eğitsel TemelleriTıp, insanın en kırılgan hâline dokunan mesleklerden biridir. Hekimin karşısında duran kişi, çoğu zaman bir bedenin, bir organın, bir laboratuvar sonucunun ya da bir tanı kodunun çok ötesindedir; korkuları, umutları, ailesi, geçmişi ve geleceği olan bir insandır. Bu nedenle tıpta liyakat, yalnızca teknik yeterlilik anlamında yorumlanamaz. Liyakat; bilgiyle ahlakın, beceriyle sorumluluğun, tecrübeyle tevazuun, makamla adaletin bir arada bulunması hâlidir.Bir başka ifadeyle tıpta liyakat, insan hayatı karşısında “ben bu göreve gerçekten ehil miyim?” sorusunu dürüstçe sorabilme erdemidir. Bu soru yalnızca genç hekimin değil; profesörün, klinik şefinin, dekanın, rektörün, hastane yöneticisinin, sağlık politikası belirleyicisinin ve meslek örgütlerinin de kendisine sorması gereken temel soruların başında gelir. Çünkü tıp alanındaki liyakatsizlik, başka birçok alandan farklı olarak yalnızca kurumsal verimsizlik üretmez; yanlış tanıya, gecikmiş tedaviye, yetersiz eğitime, bozulmuş meslek ahlakına ve nihayetinde insan hayatında telafisi güç kayıplara yol açabilir.
Liyakat: Bilmenin Ötesinde, Bilgiyi Doğru Yerde ve Doğru Ahlakla KullanmakLiyakat kavramı çoğu zaman “yeterlilik” sözcüğüyle eşdeğer kabul edilir. Fakat tıpta böyle basit bir karşılık önemli bir eksiklik taşır. Çünkü bir hekimin yalnızca çok şey bilmesi yeterli değildir; bildiğini ne zaman, nasıl, kimin yararına ve hangi etik sınırlar içinde kullanacağını da bilmesi gerekir. Tıp tarihindeki en büyük hataların bir kısmı bilgisizlikten değil, bilginin kibirle, iktidarla veya çıkarla birleşmesinden doğmuştur. Günümüz Türkiye’sinde sağlıkta dönüşümün ardından yaşanan sıkıntıların da kanaatimce bu nedenlerle ilişkisi vardır.Dolayısıyla tıpta liyakat, üç ana sütun üzerine oturur: bilimsel yeterlilik, klinik olgunluk ve ahlaki güvenilirlik.Bilimsel yeterlilik, hekimin güncel bilgiye hâkimiyetini; klinik olgunluk ise bu bilgiyi hastanın durumuna göre yorumlayabilme becerisini ifade eder. Ahlaki güvenilirlik, hastanın yararını kendi çıkarının, konforunun, makam beklentisinin veya kurumsal baskıların önüne koyabilme erdemidir.Örneğin aynı laboratuvar sonucunu gören iki hekimden biri yalnızca protokolü uygular; diğeri hastanın yaşını, eşlik eden hastalıklarını, sosyoekonomik durumunu, tedaviye erişim imkânını, korkularını ve beklentilerini birlikte değerlendirir. İkisi de bilgi sahibidir; fakat ikincisi liyakat sahibidir. Çünkü liyakat, hekimdeki bilginin hasta insana tercüme edilebilmesidir.
Tıpta Liyakat Bir Erdem MeselesidirFelsefi açıdan baktığımızda liyakatin adalet kavramıyla yakından ilişkili olduğu görünür. Platon’un devlet anlayışında her kişinin yeteneğine ve doğasına uygun işi yapması, toplumsal düzenin temel koşullarından biridir. Aristoteles ise erdemi, alışkanlık hâline gelmiş iyi davranış biçimi olarak tanımlar. Bu bakışla tıpta liyakat, yalnızca sınavla, belgeyle veya unvanla kazanılan bir statü olmaktan öte; sürekli yenilenmesi gereken bir meslek erdemine dönüşür.Hekimlikte liyakat, “yapabilirim” iddiasından önce “yapmalı mıyım?” sorusunu içerir. Bir cerrahın ameliyat becerisi kadar, ameliyatın gerçekten gerekli olup olmadığını tartabilmesi de liyakatin parçasıdır. Bir akademisyenin yayın yapması kadar, öğrencisine adil davranması da liyakatin parçasıdır. Bir yöneticinin makamda bulunması kadar, o makamı kişisel sadakat ağları için değil, kurumsal iyilik için kullanması da liyakatin parçasıdır.Dolayısıyla liyakat, sadece bireysel başarıya indirgenemez. Aynı zamanda kamusal bir ahlaktır. Tıpta liyakat varsa hasta güvenir, öğrenci öğrenir, asistan gelişir, hekim üretir, kurum güçlenir. Liyakat yoksa herkes bir miktar susar, bir miktar geri çekilir, bir miktar umudunu kaybeder. Kurumların gerçek çöküşü, duvarları ayakta dursa da içlerindeki insanların adalet duygusunun incinmesiyle başlar.
Türkiye’de Tıp Eğitimi ve Nicelik Nitelik GerilimiTürkiye’de tıp fakülteleri uzun yıllardır en başarılı öğrencilerin tercih ettiği kurumlardır. Bu durum, toplumun tıbba verdiği değeri ve hekimlik mesleğinin tarihsel itibarını göstermesi bakımından önemlidir. Ancak tıp fakültelerine yüksek puanlı öğrenciler almak, tek başına iyi hekim yetiştirileceği anlamına gelmez. İyi hekim yetiştirmek; nitelikli öğretim üyesi, yeterli hasta çeşitliliği, güçlü klinik altyapı, güncel laboratuvar imkânları, etik bir eğitim ortamı, araştırma kültürü ve iyi rol modeller gerektirir.Türkiye’de son yıllarda tıp fakültesi sayısının ve kontenjanların artması, sağlık insan gücü ihtiyacı açısından anlaşılabilir bir politika olarak görülebilir. Ancak burada en kritik soru şudur: Her yeni tıp fakültesi, gerçekten tıp eğitiminin gerektirdiği akademik ve klinik olgunluğa sahip midir? Her fakültede yeterli sayıda ve nitelikte öğretim üyesi var mıdır? Öğrenciler yeterli hasta görerek, yeterli uygulama yaparak, yeterli danışmanlık alarak mı mezun olmaktadır? Yoksa bazı yerlerde tabela, bina ve kontenjan; eğitim ruhunun önüne mi geçmektedir?Tıp fakülteleri; amfilerin, laboratuvarların ve hastane binalarının ötesinde, bilgiyle insanın birlikte yetiştiği canlı eğitim yuvalarıdır. Buraların esas özü, hoca-talebe ilişkisinden oluşur. Bu ilişki bilgi aktarımından daha derindedir. Öğrenci, hocasının hastaya nasıl yaklaştığını görür; belirsizlik karşısında nasıl düşündüğünü, hata karşısında nasıl davrandığını, meslektaşına nasıl hitap ettiğini, asistanını nasıl koruduğunu, hemşireye nasıl saygı gösterdiğini, fakir hastaya nasıl davrandığını gözlemler. İşte tıp eğitiminin görünmeyen müfredatı budur. Bu müfredatın adı da liyakattir.Bir öğrenci, bilgili ama kibirli bir hocadan bilgi öğrenebilir; fakat iyi hekimlik öğrenemez. Çok yayın yapan ama asistanını ezen bir hocadan akademik üretim tekniğini öğrenebilir; fakat bilim ahlakını öğrenemez. Makam sahibi ama adaletsiz bir yöneticiden idari işleyişi görebilir; fakat kurumsal erdem göremez.
Akademik Liyakat: Unvanın Ağırlığı ve Ahlaki SorumluluğuTıpta akademik unvanları yalnızca kişisel kariyer basamakları olarak düşünemeyiz. Profesörlük, doçentlik veya öğretim üyeliği, bir toplumun hekim yetiştirme sorumluluğunu emanet ettiği makamlardır. Bu nedenle akademik liyakat yalnızca yayın listesi, atıf sayısı, proje puanı veya idari görevle ölçülemez. Bunlar elbette önemlidir; fakat yeterli değildir.Gelişmiş sağlık sistemlerinde akademik unvanların üniversite dışında kullanılması “yanıltıcı beyan” olarak kabul edilirken ne yazık ki ülkemizde tıp alanında bu unvanın tam da bu amaçla alındığı örnekler çok fazladır. Üniversite dışından doçentlik başvurularının önünün açılması........
