Çocukluğun ideolojik olarak biçimlendirilmesi ve öfkenin politize edilmesi
Bir Ülkeyi Siyaset Eliyle, Çocuklar Üzerinden Dizayn Etmek Mümkün müdür?
Birçoğumuz çocuk ve siyaset kelimelerini yan yana gördüğümüzde, iki kavram arasında kuvvetli bir bağ olduğu sonucuna varmayız. Çocukluk çağındaki birey ile sistem arasında aile gibi koruyucu bir duvar olduğu fikri, bizleri bu düşünceden alıkoyar. Siyaseti ise yetişkinlerin dünyasıyla ilişkilendirme eğiliminde olduğumuzdan, bu iki kavramın yakın ve kuvvetli bir bağ içerisinde olabileceği fikrini düşünce ağımızın dışına iteriz. Oysa çocukluk, siyasetin dışında kalan nötr bir alan olmamakla beraber, siyaset biliminin ve siyaset felsefesinin önem ve hassasiyetle üzerinde durduğu konular arasındadır.
Siyaset felsefesinin önemli isimlerinden biri olan Louis Althusser, Devletin İdeolojik Aygıtları adlı çalışmasında geliştirdiği kuramsal çerçeveyle iktidarın, çocukların düşünce ve davranış dünyasına hangi kurumlar üzerinden ulaştığı konusunda bizlere ışık tutuyor.
Althusser, iktidarların halkı yönetmek ve kontrol etmek için her zaman baskı aygıtlarını kullanmadığından söz eder. Ona göre ideolojik aygıtlar da siyasi otorite tarafından kullanılan ve en az baskı aygıtları kadar etkili olan enstrümanlardır.
İktidarın İki Yüzü: Baskı ve İdeoloji
Baskı aygıtları, hepimizin bildiği üzere polis, ordu, mahkemeler ve hapishaneler gibi kullanımı devlet yetkisine bağlı olan araçlardır. Althusser bu aygıtları Repressive State Apparatus başlığıyla kavramlaştırır.
İdeolojik Devlet Aygıtları
İdeolojik devlet aygıtları ise çoğu zaman açıkça zor kullanmadan insanların düşünce, alışkanlık, değer, ritüel, eğitim ve anlam dünyaları üzerinden etkili olur. Okul, aile, din kurumları, medya, hukuk kültürü, sendikalar, siyasal partiler ve kültürel kurumlar bu kapsamda yer alır. Bu kurumlar insanlara yalnızca “ne yapacaklarını” değil, “dünyayı nasıl algılayacaklarını” da öğretir.
Althusser’e göre sistemin kendisinin devamlılığını sağlaması için kendi insanlarını sürekli olarak yeniden üretmesi gerekir. İnsanlar çalışmaya, itaat etmeye, hiyerarşiyi kabul etmeye, kendi yerlerini “doğal” saymaya ve düzenin meşruluğunu içselleştirmeye alıştırılır.
Althusser’in “çağırma” ya da interpellation kavramı burada önem kazanır. İdeoloji insana “iyi vatandaş”, “itaatkâr öğrenci”, “makbul kadın”, “dindar genç” veya “vatansever çocuk” gibi kimliklerle seslenir. İnsan bu çağrıyı tanıyıp kabul ettiğinde söz konusu kimliğin öznesine dönüşür; böylece düzen, dışarıdan sürekli zor kullanmadan da işlemeye devam eder.
Althusser, modern toplumlarda okulun çoğu zaman en güçlü ideolojik aygıt olarak öne çıktığını savunur. Çocuk okulda uzun yıllar geçirirken yalnızca bilgi edinmez; zaman disiplinini, otoriteyle ilişki kurmayı, başarı ve başarısızlık ölçütlerini, toplumdaki rolünü ve “normal” kabul edilen davranışları da öğrenir.
Eğitim, eleştirel düşünceyi geliştiren kamusal bir alan olmaktan çıkıp ideolojik sadakat üretmeye başladığında okul, öğrenme mekânından çok ideolojik bir devlet aygıtı gibi çalışmaya başlar.
Kendisine biçilen rolü benimseyen; yoksulluğunu ve içinde doğduğu sınıfı kabullenen; adaletsizliği doğal gören; soru sormayan ve eleştirmeyen bir insan tipi, böyle bir eğitim anlayışının ürünü olarak ortaya çıkar.
Çocukluk Neden Stratejik Bir Siyasal Alandır?
Bugünün çocukları, sistem açısından yarının seçmenleri, memurları, öğretmenleri, askerleri ve ebeveynleri; arzulanan siyasal düzenin devamlılığını da büyük ölçüde mümkün kılacak özneler olarak görülürler.
Yetişkin birini dönüştürmek zordur; fakat çocuğa daha en baştan öğretimin yanında paralel bir algı eğitimi verildiğinde, neyin doğru, neyin yanlış, kimin düşman, kimin kahraman, neyin kutsal ve neyin utanç verici olduğu dikte edilmiş........
