menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yası Tutulmayan Geçmiş ya da Türkiye’nin Depresif Pozisyonu

16 0
10.07.2026

Geçen yazıda hayatı bir savaş olarak yaşayan öznenin aslında çökmekte olduğunu söylemiştim. Nietzsche’nin diliyle, varoluşu sürekli bir tehdit sanmak güç değil, décadence‘tır. Peki ya bütün bir toplum o savaş kipinde yaşıyorsa? Aynı nesneyi bugün göğe çıkarıp yarın yere çalan, Batı’yı hem medeniyet ölçüsü hem Sèvres’in düşmanı, geçmişi hem utanılan gerilik hem ecdadın ihtişamı olarak gören bir toplum. Hiçbir nesneyi — ne Batı’yı, ne geçmişi, ne kendini — iyi ve kötü yanlarıyla, tek bir bütün olarak tutamamak. Ruh çözümlemesi buna bir ad verir. Bölme, splitting. Ve bölmenin arkasında hep bir kimlik sorusu durur.

Türkiye’nin kurucu bölmesi tam da bir kimlik geçişinde yatar. Osmanlı’nın Müslüman ümmet kimliğinden, o gün pek de itibarlı olmayan “Türk” kimliğine geçiş. “Türk”, seçkin Osmanlı dilinde bir övgü değildi. “Etrâk-ı bî-idrâk” derlerdi — idraksiz Türk, kaba Anadolu köylüsü. Yeni kimlik, aşağılanmış bir gösterenin üstüne, yukarıdan ve kararla kuruldu. Ona itibar imal etmek için koca bir aygıt gerekti. Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi. Bir kimliğin bu kadar imal edilmek zorunda kalması, kendiliğinden oturmayışının işaretidir.

Ama asıl mesele geçişin kendisi değil, kipidir. Ümmet katmanı yeni kimliğe taşınıp dönüştürülmedi. Kesilip atıldı, yası tutulmadan öncelendi. Harf devrimi, bir toplumun kendi arşivini bir gecede okunamaz kılışıdır — geçmişi bütünleştirmek değil, ona erişimi kesmek. Türk Tarih Tezi ise bölünüp atılan Osmanlı-İslam orta katmanının üstünden atlayıp idealize edilmiş, arınmış bir kökene — Orta Asya’ya, Hititlere — tutunmaktır. Yeni kimlik böylece yaslanmış bir zemin üzerinde değil, bir inkârın üzerinde yüzer kaldı.

Buradan “asıl özümüzü kaybettik” sonucunu çıkarmak, tam da bölmenin öteki kutbuna düşmek olur. “Ecdada dönelim” diyen restorasyoncu konum. Ümmet de kusursuz, bütünleşmiş bir kimlik değildi. Onun da kendi dışladıkları vardı ve geçiş, gerçek bir çöküşe verilmiş gerçek bir cevaptı. İddia “gerçek özümüzü terk ettik” değil, geçişin kipi — yas yerine inkâr — bütünleşmeyi baştan imkânsız kıldı.

İşte bu yüzden bu bir kimlik değişimi değil, bir kimlik dağılmasıdır — Kernberg’in bireyde tarif ettiği o identity diffusion. Sürekli, bütünleşmiş, bağlamdan bağlama tutarlı bir kendilik-anlatısının kurulamaması. Kolektif düzeyde bunun imzası salınımdır. Devletin kendisi bile karar veremedi. Laik ulus-devlet, ama Diyanet’le, “Türk”, ama 1980’lerde Türk-İslam sentezine sarılan bir Türk. Kim koltuğa oturursa kimliği yeniden tanımladı. Ve şunu unutmamalı.........

© 10 Haber