Mesele İdris-i Bitlisi’den ibaret değil
Mesele İdris-i Bitlisi’den ibaret değil
İdris-i Bitlisi ittifakı ve Sünni-tarihsel referansların tam da Ortadoğu’da bölgesel fay hatlarının hareketlendiği bir dönemde yoğunlaşması tesadüf olarak görülemez. Bu söylemsel çıkışlar, elbette bölgesel askerî planlamaların doğrudan bir sonucu ya da organı olarak okunamaz. Ancak siyasal söylemler yalnızca niyetlerle değil, nesnel olarak hangi zemine oturduklarıyla ve nasıl bir işlev gördükleriyle de değerlendirilmek zorundadır.
İçlerinde benim de imzacı olduğum 53 Alevi aydının bildirisi bir tartışma açtı. DEM Parti’nin cevabı ise o tartışmayı kapatmadı, büyüttü. Bildiri açıktı: Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümüne destek veriliyor; itiraz, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi ittifakının bugünün çözüm arayışlarına tarihsel referans yapılmasına yöneltiliyordu. Bildiride, 16. yüzyıldan kalma “arkaik ve kanlı” bir ittifak modeliyle barış kurulamayacağı vurgulanıyordu. [1]
DEM Parti Halklar ve İnançlar Komisyonu ise Öcalan’ın “bu bağlamda bir değerlendirmesi bulunmadığını” açıkladı; onun yaklaşımını “Aleviler bu sürecin tam kalbindedir” ifadesiyle özetledi. [2] Fakat sorun tam da burada başlıyor.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın ardından kullandığı sözler, tartışmanın yalnızca tarih yorumundan ibaret olmadığını gösterdi. Bakırhan, bildirideki bazı isimler için “sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız” dedi; “hangi aydın kimliği var onu da bilmiyorum” ifadesini kullandı. Ardından daha vahim bir hüküm kurdu:
“Kürt Hareketi’ni eleştirmek, Öcalan’ı eleştirmek, tırnak içerisinde aydın olmaksa […] o dündü.” [3]
Bu söz, Öcalan’ı eleştiriye açık bir siyasal aktör olmaktan çıkarıp dokunulmaz bir otorite konumuna yükseltiyor. Oysa aydının görevi herhangi bir lidere, partiye ya da harekete sadakat göstermek değil; gerektiğinde kendi yakın gördüğü siyasal çevreyi de sorgulamaktır. “Öcalan’ı eleştiriyorsan aydın değilsin” anlamına gelen bir yaklaşım, demokratik tartışmayı fikirlerin doğruluğundan çıkarıp lidere bağlılık ölçüsüne indirger. Böyle bir ölçü barışın değil, biat kültürünün dilidir.
Bakırhan’ın hedef aldığı imzacılar arasında eski milletvekilleri Şerafettin Halis ve Müslüm Doğan bulunuyor. [4] Bu kişileri “sokaktan alınıp milletvekili yapılmış” insanlar gibi sunmak, onların siyasal ve toplumsal mücadele geçmişini silmekle kalmıyor; milletvekilliğini halkın oyuyla kazanılan bir temsil görevi olmaktan çıkarıp parti yönetiminin bağışladığı bir makam gibi gösteriyor. Bu, halk iradesini küçümseyen ve seçilmişleri partiye borçlu “kapı kulları” sayan vesayetçi bir dildir.
Bakırhan daha sonra “sokaktan getirmek” derken siyasette alan açmayı kastettiğini, ifadenin maksadını karşılamadığını söyledi. [5] Ancak sorun yalnızca talihsiz bir kelime seçimi değildir. Aynı konuşmada imzacıların aydın kimliğini sorgulaması, onları milletvekilliği hesabı yapmakla suçlaması ve Öcalan eleştirisini geçersiz sayması, sözün arkasındaki hiyerarşik anlayışı açıkça ortaya koyuyor. Alevilere siyasette “alan açtığını” söyleyen bir parti, o alanın sınırını da kendisinin belirleyebileceğini düşünüyorsa eşit ilişki kurmuyor; itaat bekliyor demektir.
Kamuoyuna yansıyan İmralı notlarında Öcalan’a şu söz atfediliyor:
“Şimdi devlet bize terörist gözüyle baksa da yarın en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız. Üç ay tartışalım, göreceksin devlet kapısı ardına kadar açılacak. Çünkü en stratejik bir halkı devletin müttefiki hâline getiriyoruz. Yavuz, İdris-i Bitlisi’ye beyaz bir kâğıt verir, ne istersen yaz der. Sonuç Ortadoğu kapısını aralar. Bunlar Kürtlerin statüsünü feda etmek anlamına gelmiyor.” [6]
Aynı notların devamında bu tarihsel benzetme yeniden kuruluyor: “Demokratik entegrasyon dediğimiz şey. O oluştuğunda, Yavuz Kürt mirlikleriyle nasıl Ortadoğu’yu kazandıysa öyle kazanıyoruz.” [7] Dolayısıyla İdris-i Bitlisi ve Yavuz göndermesi, metnin içinde rastlantısal bir tarih ayrıntısı değil; güncel devletle bütünleşme ve bölgesel güç tasavvurunun açıklayıcı modeli olarak kullanılıyor.
İmralı tutanakları bu tartışmada önemsizleştirilemez. Çünkü kapalı yürütülen görüşmelerde söylenenlerle kamuoyuna açıklanan kısa metinler aynı şey değildir. DEM Parti İmralı Heyeti, Ağustos 2026’da yayılan notlarda ekleme ve çıkarmalar bulunduğunu ileri sürdü; fakat “doğru” ve eksiksiz tutanağı yayımlamadı. [8] Bu durumda yapılması gereken, notları peşinen mutlak hakikat saymak da bütünüyle hükümsüz ilan etmek de değildir; içerdiği her iddiayı Öcalan’ın önceki metinleri ve bağımsız olgularla karşılaştırmaktır.
İbrahim Kalın örneği, bu tür genel yalanlamaların neden tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Rastî’nin 1–2 Şubat 2026 tarihli olduğu iddia edilen görüşmeye ilişkin yayımladığı notlarda Öcalan’a, “İ.K.’ya arkanızda MOSSAD’ın gölgesini görüyorum diyecektim, sonra vazgeçtim” sözü atfediliyor. Metinde ad açık yazılmasa da ileride “İbrahim Bey” denmesi, ifadenin İbrahim Kalın’a gönderme olarak yorumlanmasına yol açıyor. Burada sosyal medyada dolaşıma sokulduğu biçimiyle doğrudan bir “MOSSAD ajanı” suçlaması değil, daha sınırlı ve dolaylı bir kuşku ifadesi bulunuyor. [9] Öcalan ve DEM Parti daha sonra yayımlanan notları genel olarak “gerçek dışı” ve tahrif edilmiş ilan etti; Mithat Sancar da “Böyle bir görüşme olmadı. Böyle tutanaklar da yok” dedi. [10] Ancak hangi cümlenin eklendiği ya da çıkarıldığı açıklanmadı; doğru olduğu söylenen eksiksiz tutanak da yayımlanmadı. Üstelik yalanlanan İbrahim Kalın’a ilişkin ifade, kamuoyuna sunulan tutanak metninde durmaya devam etti. Bu durum sözün kesinlikle doğru olduğunu kanıtlamaz; fakat belirli bir cümleye somut cevap vermeden yapılan toplu inkârın, metindeki her ayrıntıyı kendiliğinden hükümsüzleştirmediğini gösterir.
Notların aktarım biçimi tartışılabilir. Ancak İdris-i Bitlisi referansının Öcalan’ın tarihsel çözümlemelerinde bulunmadığı söylenemez. Öcalan’ın yayımlanmış metinlerine dayanan incelemelerde, İdris-i Bitlisi öncülüğündeki Osmanlı-Kürt ittifakını dönemin koşulları bakımından “uygun ve başarılı” saydığı; aynı zamanda Kürt egemenlerinin iradesizliğini ve merkezî iktidarla iş birliğini eleştirdiği görülüyor. [11] Dolayısıyla karşımızda basit bir isim anma değil, olumlu ve olumsuz yönleriyle kurulmuş bir siyasal-tarihsel referans vardır.
Üstelik İdris-i Bitlisi tek başına değildir.
Öcalan’ın yakın dönem söyleminde Medine Vesikası da açık biçimde karşımıza çıkıyor. Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu........
