Oradan buradan
Üniversitelerin içi bu durumda iken nitelikli, kaliteli eğitim verdikleri ve aynı düzeyde öğrenci yetiştirdikleri söylenebilir mi ? Hukukun bu ölçüde çiğnendiği, Anayasa ve yasalara uyulmadığı, insanlara ağır mağduriyetler yaşatıldığı, iktidar ve çevresinin açıkça kayırıldığı, hatta kapitalist ekonominin gereği olarak haksız çıkarlar sağlandığı bir konjonktürde hukuk fakültelerinin hiç bir tepki göstermemesine ne demeli ?
Doğrusu bu ülkede hukuk ve yargı üzerine yazılar yazmanın pek anlamı kalmadı, hatta okumanın da. Her gün hukuku ayaklar altına alan bir yargı kararı ile karşılaşıyoruz ve tepkiler inanılmaz derecede cılız veya yok düzeyinde. Bu nedenle, tam olarak ne yazacağımı bilmeden bir oradan bir buradan bir şeylere değineyim, belki daha iyi olur diye düşündüm.
Başlarsak, pek fazla üzerinde durulmayan bir “hukuk fakülteleri” sorunumuz olduğunu hatırlatayım istiyorum. AI, pardon yapay zekaya sorduğumda, şu anda Türkiye’de 83 ile 89 civarında hukuk fakültesi bulunduğu yanıtını aldım. Bunların yaklaşık 45-50’si devlet, 38-39’u vakıf üniversitesi oluyormuş. Bu rakamların neden böyle kesin değil de takribi olduğunu ben anlayamadım, belki yapay zekanın da kafası karışmış olabilir. Ne de olsa burası Türkiye ve o da yapay bir zeka.! Yine yapay zekadan aldığım bilgiye göre, KKTC ve bazı ülkelerdeki ( buldum,mesela Kosova’da !) fakülteler ile birlikte toplam hukuk programının 90’ı aştığı belirlenmiş durumda imiş. Yani oldukça iyi ve tatmin edici bir rakam olduğu söylenebilir. Peki ama, bunca hukuk fakültesinden her sene bir kaç bin öğrenci mezun olmasına rağmen, hukukumuzun ve yargımızın bu perişan hali nedir ?.Kuşkusuz, “bu senin düşüncen, hiç de öyle değil” diyecekler çıkabilir. O zaman sormak gerekiyor :Yargıya güven neden dolayı yüzde yirmilerin de altında seyrediyor; yargı kararları neden bu kadar tartışılıyor ve eleştiriliyor ? Demek ki, bir yerlerde sorun veya sorunlar var ki, durum böyle. En başından gidersek, üniversite özerkliğinin yok edilmiş olması bunun nedenlerinden biri olabilir mi ? Ya da, özerkliğin ortadan kaldırılmasının temel yansımalarından birisi, üniversite rektörlerinin Cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor olması olabilir mi ? Ya, YÖK’ün seçtiği bu rektörlerin atadığı dekan ve diğer öğretim üyelerinin, Cumhurbaşkanı tarafından tercih edilecek, daha doğrusu onaylanacak kişilerden oluştuğu da bir neden midir ? İktidar partisine yakın bir kişilik olmak atama için önemli bir faktör sayılır mı ? Doğrusu bu soruların yanıtlarını benim vermem çok zor, belki YÖK’den sormak daha uygun olur! Yalnız bu noktada tanık olduğum bir yaşanmışlığı aktarayım izninizle. Görevde olduğum dönemin sonlarına doğru, bir avukat dostumun ricası ile, İstanbul’a yakın ve adı gerekmeyen bir üniversitenin hukuk fakültesi öğrencilerinden bir grubu duruşma salonunda ağırlamıştım. Öğrencilerin sorularını yanıtladıktan sonra ben kendilerine bazı sorular yönelttim. Fakültenizde kaç profesör var ve hangi derslerinize giriyorlar diye sordum. Yanıt: Okulda Profesör hiç yok oldu. Peki derslerinize kimler giriyor diye sorduğumda, yanıt: Fakültedeki tek Doçent ile bazı öğretim görevlileri, aralarında bir avukat ve bir banka müdürü de var oldu. Peki, Fakültenin Dekanı kim dediğimde, “var olan tek Doçent aynı zamanda Dekanlık yapıyor” dediler. Öğrenciler gittikten sonra kendi hukuk eğitimim dönemimde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki koşulları hatırladım. Üçü Ordinaryüs olmak üzere tüm derslerimize profesörler girerdi. Bu hocalarımız isim yapmış, bilim insanı özelliğini taşıyan, gelişmiş kişilik sahibi ve konularının en yüksek düzeyde uzmanları idi. Bir de şimdiki duruma bakın, profesörü olmayan üniversite.! Ondan sonra neden şaşıralım ki ?
Üniversitelerin içi bu durumda iken nitelikli, kaliteli eğitim verdikleri ve aynı düzeyde öğrenci yetiştirdikleri söylenebilir mi ?........
