menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türklerin sofrasının terazisini Atatürk, Müslümanların sofrasını Tolstoy tartmış

11 0
13.10.2026

Tolstoy mutfaktan kaçtı. Yıllar sonra biz hâlâ sofradayız.

1886’da “Ne Yapmalıyız?”ı yazarken Lyapin gecelik evine inmişti. Soğuk, açlık, üst üste yatan insanlar. Dostlarına “Böyle yaşanmaz” dedi. Onlar heyecanını ayıpladı, sakin konuşmasını istedi. Ertesi gün para topladı, yardım düzenledi. Gece yatağa utançla yattı. Utanç, plan boşa çıkacak diye değildi. Bütün gün iğrenç bir şey yapmış olma duygusundaydı. Çünkü yardım, eski hayatı sürdürmenin bahanesi olmuştu. Meşgul oldukça bifteği, halıyı, atın örtüsünü değiştirmeye gerek kalmıyordu.

Asıl sahne mutfakta kuruldu. Aşçı karısına bir ruble uzattı. Kadın bunu bağış sandı, elini öpmeye eğildi. Tolstoy yıllardır duymadığı bir utançla kasıldı, yüzünü buruşturdu, mutfaktan kaçtı. Sonra utancın adını koydu. Kadının gözünde o, emeğiyle kazanılmamış parayı kalabalığa kurabiye atar gibi saçan adamdı. “Deli para” dedi: Hak edilmemiş, başkasının emeğinden gelen para. Veren, iyilik ettiğini sanır. Alan, eline düşeni kapar. İkisi de aynı yalanın içindedir.

Buradan vardığı hüküm serttir. On binlerce insan aç ve aşağılanmışken kendisi ve binlerce benzeri doyuyorsa, bu bir kez işlenmiş kabahat değildir. Her gün yenilenen ortaklıktır. Lüks buna katlanmakla kalmaz, ortak olur. Çare de vicdan konuşması değildir. Eski hayatı başka türlü tartmaktır: fayda sandığını zarar, iyilik sandığını zalimlik diye görmek.

Bizde o bakış kitaba yöneldi. Tolstoy fazla yakından sormuş, fazla sert bakmıştı. Rahat bırakılsaydı kir hissedilmeyecekti. Kitabı kapattık. Utanç masada kaldı. Yalan söylerken, birini küçümserken, hak etmediğimiz kolaylığı doğal sayarken yeniden çıktı. Tolstoy yoktu. Cümlesi kalmıştı.

Fark da........

© Yeniçağ