Filler tepişirken, çimenler ezildi!
Filler tepişirken, çimenler ezildi!
Daha dün gibi aklımızda... Okul bahçelerinde, sınıflarda, minik ağızlardan dökülen o gür ve saf nida: 'Kâbe'de hacılar hu der, Allah...'
O günlerde bir ilahinin ritmiyle sallanan o küçük omuzlar, aslında koca bir medeniyetin en lekesiz hürriyetini taşıyordu.
O ses yükseldikçe, Anadolu’nun kadim topraklarındaki asil maya kabarıyor; çocuk, Yaradan’ın bir emaneti ve geleceğin mimarı olarak asıl tahtına oturuyordu.
Hatırlayın; eskiden Anadolu’da bir çocuğun görünür olmak gibi bir kaygısı olmazdı.
Çünkü o, zaten hayatın tam merkezindeydi. Çok çocuklu bir ailede dahi her çocuğun bir görevi, bir sorumluluğu vardı.
Sabah kalkınca yapılacak iş belliydi; o iş yapılmadan sofra kurulmaz, o emek verilmeden ekmek bölünmezdi.
Bayram arifesinde yeni bir pabucu kucaklayıp uyumanın, okula vakit bulmanın, öğretmeni pür dikkat dinlemenin, deftere yazı yazabiliyor olmanın, ilk kez bir meyveyi tatmanın o eşsiz mutluluğu vardı.
O heyecan, çocuğun ruhunu diri tutan bir bekleyiş ve sabır terbiyesiydi.
DOYUMSUZLUĞUN GETİRDİĞİ CİNNET
Çocuk, bir şeye ulaşmak için emek vermesi gerektiğini bilir; ulaştığında ise o nimetin ağırlığını ruhunda hissederdi.
Peki, ne oldu da Anadolu’nun o duru pınarından kana kana içen çocukların sevinci, bugün büyük tehditlerin kucağına düştü?
Çünkü doyumsuzluğun cinnetini geçiren çocuklar için hiçbir şeye ulaşmanın heyecanı kalmadı.
Çünkü her bilgi, her oyun, her nesne........
