Batıcı evrensellik, kendi tarihsel yerelliğini görünmez hale getirerek çalışır
Türkiye’de Müslümanlar eskiden çevre unsuru olarak sadece mağdurdu; şimdi aynı zamanda konuşuyor, kavram üretiyor, tarih yorumluyor ve dünya tasavvuru kurmaya çalışıyor. Tam bu noktada onlara karşı eleştirel metinlerin tonu da paralel bir biçimde değişiyor. Eleştiri yer yer teorik olmaktan çıkıp hafif alaycı bir “siz de mi?” psikolojisine kayıyor.
Tabii burada kendi mahallemize düşen eleştirileri görmezden gelmek de doğru olmaz. Evet, postkolonyal teori zaman zaman sloganlaştırılıyor. Evet, her mesele kolayca “kolonyalizm” kavramıyla açıklanabiliyor. Evet, mağduriyet dili bazen romantik bir üstünlük psikolojisine dönüşebiliyor. Bunlar gerçek risklerdir. Ama bu risklerin varlığı, yaşanmış tarihsel tecrübeyi yok saymayı meşru hale getirmez.
Çünkü mesele yalnızca teori, uzun süre başkalarının diliyle konuşmak zorunda bırakılmış toplumların artık kendi tarihsel hafızaları adına konuşmaya başlamasıdır. Bu noktada ortaya çıkan huzursuzluk beklenmedik bir şey de değildir.
Bir başka eleştiri de İslamcıların Batı özcülüğüne karşı tersinden bir İslam özcülüğü ürettikleri. Bu eleştiri ilk bakışta makul görünebilir; fakat dikkatli bakıldığında kendi içinde ciddi bir çelişki taşır. Çünkü bugün “medeniyet”, “yerlilik”, “İslamî epistemoloji”, “sömürgesizleşme” gibi kavramları kullanan herkes otomatik olarak özcü ilan edilmektedir. Böylece Batı dışı herhangi bir tarihsel bilinç geliştirme girişimi baştan mahkûm edilmiş oluyor. Bu ise tam da Said’in eleştirdiği epistemolojik hiyerarşinin başka bir biçimde yeniden üretilmesidir. Oysa burada şu soruyu sormak gerekir: Liberalizm, sekülerlik, modern bireycilik veya ulus-devlet gerçekten tarihsiz ve nötr kategoriler midir? Bunlar da belirli Avrupa tarihsel tecrübelerinin ürünleri değil midir? Eğer öyleyse neden Batı’nın yerelliği “evrensel” sayılırken, Müslüman toplumların kendi tarihsel deneyimlerinden hareketle geliştirdikleri düşünce........
