Ayaklı medrese ve fetvahane: Halil Günenç Hoca
Ayaklı medrese ve fetvahane: Halil Günenç Hoca
Bazı alimler vardır ki sadece yazdıkları kitaplarla yahut verdikleri derslerle değil, bizzat varlıklarıyla birer müessese, birer ilim merkezi haline gelirler. Bulundukları mekânı medreseye, muhatap oldukları insanı talebeye, oturdukları meclisi fetvahaneye dönüştüren bu bereketli insanlar, mazi ile hal arasındaki en sağlam köprülerdir aynı zamanda. İşte asırlık ömrünü ilme, talebeye ve ümmetin dertlerine adayan muhterem hocam Halil Günenç Hocaefendi, on dört asırlık fıkıh birikiminin günümüze taşınmasında çok önemli hizmetler yapmış olan, nefes aldığı her ortamı bir ilim meclisine çevirerek kelimenin tam anlamıyla “ayaklı medrese” ve “ayaklı fetvahane” sıfatını hak eden müstesna bir çınardır.
Bendenizin dünyasında Halil Hocamın yeri, sadece bir hoca-talebe ilişkisiyle sınırlı değildir. Henüz on dört yaşımda bıyıkları yeni terleyen bir delikanlıyken, rahmetli pederimin sayesinde rahle-i tedrisine girdiğim Halil Günenç Hoca, o günlerde zihin ve gönül dünyamda bir “numune-i imtisal”di. Hani şimdilerde “idol” deniyor ya. Hoca benim gözümde işte öyle bir zirveydi; “alim” denildiğinde aklıma Halil Hoca geliyordu. Etrafımda pek çok hoca vardı; kendi kendime “Kim gibi olmak istersin?” diye sorduğumda “Halil Hoca gibi olmak istiyorum.” cevabını veriyordum. Onu çocuk sayılabilecek yaşlarda örnek almamın tek nedeni ilmi değildi, hocamız ahlakıyla da örnek bir şahsiyetti. Tabi merhum pederim Hüseyin Ay Hocaefendi’nin de Halil Hoca’ya olan derin muhabbeti ve hürmeti bunda etkiliydi. Babacığım, ayda bir mutlaka hocamızı evinde ziyaret ederdi. Hafızlığa başladığım on bir yaşımdan itibaren bu ziyaretlerde beni de yanında götürürdü. O sohbetlerde ayetler, hadisler, fıkhî meseleler ya da ümmetin sorunları konuşulurdu. Peder-i azizim, çeşitli sorular sorar, hocadan bir şeyler öğrenmeye çalışır; hoca da tatlı tatlı anlatırdı. Katıldığım ilk ilim meclisi, işte o ziyaretlerdi. Hocamızın evinde iki duvarı tamamen kütüphane ile kaplı salonu beni o kadar etkilerdi ki sırf kitaplarını seyretmek için bile gitmek isterdim ve ileride evimin böyle kitaplarla dolu olmasını hayal ederdim. Üniversite giriş sınavına hazırlandığım sene hocamızdan haftada iki gün Cedid Abdurrahim Medresesi’nde nahiv ve fıkıh dersleri alırken içimden geçen temenni şuydu: “Ya Rabbi! Şu formalite sınavı bir an evvel geçip Marmara İlahiyat’a gireyim de Halil Hocamdan doya doya ders alayım.”
Halil Hocamız, Doğu medrese geleneğinin köklü ilim havzasında ve Şâfiî bir muhitte yetişmiştir. Onun en dikkat çekici meziyetlerinden biri, son derece geleneksel bir eğitimden geçmiş olmasına rağmen geniş bir ufka ve kuşatıcı bir anlayışa sahip olmasıydı. Mezhep taassubundan uzak olan hocamız, çağdaş insanımızın ve toplumumuzun karşılaştığı sorunlara çözüm üretebilmek için dört mezhebin görüşlerinden ve fetvalarından istifade edilmesi gerektiğini savunurdu. Bazen o tatlı tebessümü ve nüktedan üslubuyla latife yapıp “Kardeşim, ben şahnefiyim.”........
