menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Göreliliği anlamak-2: Işığın sırrı: Kahire’deki karanlık odadan Jüpiter'in gölgesine

14 0
25.09.2026

Bir  şimşek çakar. Bir, iki, üç sayarsınız; sonra gök gürültüsü gelir. Çocukken hepimize öğretilen hesap budur: saniye sayarsınız, üçe bölersiniz, fırtınanın kaç kilometre uzakta olduğunu bulursunuz. Çünkü sesin bir hızı vardır — saniyede 343 metre — ve bu hız, onu beklememize yetecek kadar yavaştır.

Peki ya şimşeğin kendisi? O, çaktığı anda gözünüzdedir. Aradaki mesafe ne olursa olsun, bir gecikme hissetmezsiniz.

İşte insanlık bu yüzden binlerce yıl boyunca ışığın anında yayıldığına inandı. Antik Yunan'ın hâkim görüşüne göre görme, gözden çıkan ışınların nesnelere değmesiyle oluyordu; uzaktaki bir yıldızı gözümüzü açar açmaz gördüğümüze göre de o ışınların hızı sonsuz olmalıydı.

Basra'da doğan İbnü'l-Heysem — Batı'nın Alhazen diye tanıdığı isim — Kahire'de, Fâtımî halifesi Hâkim'in gazabından kurtulmak için akıl hastası numarası yapıp girdiği ev hapsinde, on birinci yüzyılın başında yedi ciltlik Kitâbü'l-Menâzır'ı yazdı.

Yaptığı ilk iş, bin yıllık görme kuramını devirmek oldu. Işık gözden çıkmıyordu; nesnelerden yansıyıp göze giriyordu. Delillerinden biri son derece sadeydi: eğer ışınlar gözden çıkıyorsa, parlak bir ışığa baktığımızda gözümüz niye acısın?

Ama bizi ilgilendiren asıl sonuç bunun hemen ardından geliyor. Işık dışarıdan geliyorsa, bir yol kat ediyor demektir. Yol kat ediyorsa, vakit harcıyor demektir. İbnü'l-Heysem bu akıl yürütmeyle ışığın sonlu bir hızı olduğunu savundu — ve bir adım daha atarak, ışığın yoğun ortamlarda daha yavaş ilerlediğini söyledi. Suya batırılan bir çubuğun neden kırık göründüğünü, yani kırılma olayını, tarihte ilk kez doğru biçimde bu yavaşlamayla açıkladı. Karanlık odasında  bunları deneyerek sınadı.

Elinde ışığın hızını ölçecek bir alet yoktu; olması da mümkün değildi. Ama ölçülecek bir şey olduğunu biliyordu.

Bu fikir Latinceye çevrilip Avrupa'ya sızdı ve altı yüzyıl sonra Pierre de Fermat'nın masasında yeniden belirdi: Fermat, 1657'de "ışık iki nokta arasında en kısa zamanı veren yolu seçer" ilkesini kurarken, tam da Alhazen'in sonlu ve ortama göre değişen hız varsayımına dayanıyordu. Geometrik optiğin temeli o varsayımın üstüne atıldı.

Şunu özellikle not edelim: Descartes, İbnü'l-Heysem'den altı yüzyıl sonra, ışığın anında yayıldığını savunuyordu; hatta hızı sonlu çıkarsa bütün felsefesinin çökeceğini yazacak kadar buna bağlanmıştı. Yani bu meselede Avrupa ilerlemedi, geriledi. Bilim tarihi düz bir çizgi değildir; doğru fikir bulunur, unutulur, kaybedilir, sonra yeniden bulunur.

Galileo ise şüphelendi ve ölçmeyi denedi. İki adamı iki ayrı tepeye çıkardı, ellerine kapaklı birer fener verdi; biri kapağı açacak, öteki ışığı görür görmez kendi kapağını açacaktı. Hiçbir gecikme yakalayamadı. Sonucu dürüstçe yazdı: ışık ya anında yayılıyor, ya da benim ölçemeyeceğim kadar hızlı.

İkincisiydi. Ve bunu ispatlayan şey, ne bir tepe ne bir fener oldu. Jüpiter'in bir uydusunun gölgeye girme........

© Yeni Mesaj