menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir fikre saldırmak

10 0
yesterday

Önceki iki yazımda insanların yıllarca savundukları kanaatlerden vazgeçme mekanizmalarını analiz etmeye çalışmıştım. Konumuz bir fikre saplantı derecesinde körü körüne bağlanmış bir kişinin nasıl dönüştürülebileceği noktasıydı. Gördük ki insan, fikrini yalnızca aklıyla değil; aidiyetleriyle, hatıralarıyla ve mensup olduğu çevreyle birlikte taşır. Bu yüzden çoğu zaman fikir, yeni bir delille değil; yeni bir referans grubuyla değişir.

Türkçede sıkça duyduğumuz "Fikirlere saygı duymak gerekir" sözü çoğu zaman bir nezaket ifadesinden çok bir kalkana dönüşüyor. Oysa saygı insana borçtur; fikre değil. İnsanın haysiyeti vardır, incinir; fikrin ise yalnızca doğruluk değeri vardır. Doğruysa ayakta kalır, yanlışsa yıkılması gerekir. Acı çeken fikir değil, fikrini benliğiyle özdeşleştiren insandır. Ama bu durum, fikri korumayı değil, insanı fikrinden ayırmayı gerekli kılar. Soru, fikir insanın benliğine bu kadar yapışıyorsa, bir fikre saldırmak insana saldırmak mıdır? Kanaatimce değildir. Çünkü saygı insana borçtur; fikre değil. Hiçbir fikir, yalnızca birilerinin ona inanıyor olması sebebiyle dokunulmazlık kazanamaz.

İşte bu ayrım, sağlıklı düşüncenin temelidir. Bir fikre saldırmak, onu savunan kişiye saldırmak değildir. Muhatabın niyetini, ahlakını veya aidiyetini tartışmak (ad hominem- bir tartışma sırasında konunun özünü eleştirmek yerine, fikirleri öne süren kişinin karakterine, dış görünüşüne veya geçmişine saldırma durumudur) fikri çürütmez; yalnızca sahibini susturur. Susturulan fikir ise ölmez, sadece yer altına çekilir. Gerçek eleştiri, fikri en güçlü hâliyle kurar ve ardından dayandığı öncülleri sorgular.

Ne var ki insanların çoğu fikre yöneltilen her eleştiriyi kendilerine yapılmış bir saldırı gibi hissederler. Oysa hakikatin önündeki en büyük engellerden biri tam da budur: insan ile fikrin birbirine karıştırılması. Bu yazının önceliği tam olarak bu ayrımı ortaya koymaktır.

Kadim düşünce geleneği bu ayrımı bizden çok daha iyi biliyordu. MÖ 6. yüzyılda Ksenophanes, çağının en yaygın, en dokunulmaz kanaatine — tanrıların insan suretinde tasavvur edilmesine — doğrudan saldırdı. Habeşler tanrılarını kara ve yassı burunlu, Trakyalılar mavi gözlü ve kızıl saçlı hayal ediyordu; öyleyse, dedi, atların ve öküzlerin elleri olsaydı onlar da tanrılarını at ve öküz suretinde resmederdi. Sokrates, elenkhos yöntemiyle kişileri değil, onların iddialarını sorguladı. Aristoteles ise yıllarca hocası olan Platon'un idealar öğretisini eleştirirken hakikatin dostluktan üstün olduğunu söyleyerek........

© Yeni Mesaj