Kuşakların mesaiyle imtihanı
Geçen gün uğradığım bir şirket ortamında, dertlenen bir beyaz yakalı dostumun derin iç çekişine şahit oldum: "Kardeşim, yeni gelen çocuğa mesaiye kal diyorum, 'Benim saat 18:00’de sporum var, oradan da arkadaşlarla konsere kaçacağız' diyor. Biz zamanında ofiste sabahlardık!"
Yalan değil; bizler evimize götüreceğimiz ekmeğe saygımızdan, işe dört elle sarılmayı, e-postalara gece yarıları cevap vermeyi bir "görev bilinci" olarak gördük. Hafta sonu bir kriz çıktığında bilgisayara ya da iş yerine koşup, tek çırpıda müdahale ettikten sonra "Sorun çözülmüştür" raporunu gururla geçmek en büyük itibar vesilemizdi.
Sonra kapıdan Z kuşağı girdi. Masasına oturdu, saat tam 18:00 olduğunda bilgisayarının kapağını şık bir hareketle indirdi ve "İyi akşamlar, ben kaçar!" deyip çıktı. Biz arkasından şaşkınlıkla bakarken içimizden o klasik cümle geçti: "Şimdiki gençler de hiç çalışmak istemiyor canım!"
Peki gerçekten çalışmak mı istemiyorlar, yoksa biz mi senaryoyu biraz fazla abartmışız?
Şirkete Canımı Veririm Devri Bitti mi?
Eski kuşak için iş, sadece para kazanılan bir yer değil; hayatın tam merkezindeydi. "İşkolik olmak" bir nevi prestij göstergesiydi. Z kuşağı ise olaya oldukça net ve gerçekçi bir pencereden bakıyor:
"Ben zamanımı ve emeğimi veriyorum, sen karşılığını veriyorsun. Şirket benim aile şirketim değil, ben de feda edilecek bir süper kahraman değilim."
Halk arasında buna bazen "tembellik" deniyor ama durum pek öyle değil. Gençler, yıllarca dirsek........
