Hikâyeden rotaya: 'EKRAN TURİZMİ'
Evinizin salonunda otururken, binlerce kilometre ötedeki bir coğrafyanın kokusunu duyabilir misiniz?
Ya da hiç gitmediğiniz bir şehrin sokaklarında kaybolma arzusu, bir anda tüm tatil planlarınızı değiştirebilir mi?
İzleyicinin ekran karşısında hissettiği "ben de orada olmalıyım" dürtüsü, bugün küresel turizm hareketlerinin rotasını belirleyen en güçlü pusulalardan biri haline gelmiş durumda.
Artık seyahat motivasyonları sadece "dinlenmek" veya "deniz-kum-güneş" üçlemesiyle sınırlı değil.
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, insanların bir hikâyenin parçası olmak, bir duyguyu yerinde deneyimlemek istediklerine sık sık dikkati çekiyor.
Elimizdeki veriler ve küresel örnekler de "ekran turizmi" kavramının geçici bir trendden öte, ülkelerin yumuşak güç unsuru olarak kullandığı devasa bir stratejik alana dönüştüğünü gösteriyor.
Peki, dizi ihracatında dünyanın zirvesine oynayan Türkiye, bu rüzgârı yelkenlerine nasıl dolduruyor ve daha da önemlisi, bu rüzgârı kalıcı bir fırtınaya dönüştürebilir mi?
ÖLÇÜLEBİLİR BİR "GELİR" MODELİ
Elimizdeki veriler ışığında küresel tabloya baktığımızda, ekran turizminin yarattığı ekonomik ve sosyolojik etkiyi net bir şekilde görebiliyoruz.
Avusturya’nın Salzburg kenti, 1965 yapımı The Sound of Music filmi sayesinde, aradan geçen yarım asra rağmen yılda 300 bin ziyaretçiyi ağırlamaya devam ediyor.
Benzer şekilde İngiltere’de Harry Potter, Downton Abbey ve Bridgerton gibi yapımlar, sadece izlenme rekorları kırmakla kalmıyor, çekildikleri bölgelerin ekonomisini de dönüştürüyor.
Birleşik Krallık turizm tanıtım ajansı VisitBritain Sözcüsünün, AA'ya paylaştığı veriler oldukça çarpıcı:
Potansiyel uluslararası ziyaretçilerin 10’da 9’u, ekranda gördükleri yerleri ziyaret etmeye istekli.
Sadece Downton Abbey dizisinin çekildiği lokasyonlarda, dizi yayınlanmaya başladığından bu yana 172 milyon sterlinlik ek tüketici harcaması oluşmuş durumda. Bu, ekran turizminin sadece bir "imaj" çalışması değil, ölçülebilir bir "gelir modeli” olduğunun en somut kanıtı.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Tayland’daki "Maya Bay" örneği, plansız büyümenin getirdiği riskleri yüzümüze çarpıyor.
Leonardo DiCaprio’nun The Beach filmiyle ikonlaşan bu koy, aşırı turist akını nedeniyle ekolojik yıkıma uğradı ve kapatılmak zorunda kaldı.
Demek ki, sadece "turist çekmek" yetmiyor; o akışı yönetmek, destinasyonun kapasitesini korumak ve sürdürülebilirliği sağlamak da en az........
