Mekke Anlaşması
Avrupa Birliği’ni ele alalım.
Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kuran Avrupa, iç gerilimlerini aşmış bir kıta değildi. Savaştan yıpranmış, ekonomik olarak dışa bağımlı ve kendi güvenliğinin kaderinin belirleyemez bir durumdaydı.
Güvenlik rekabeti Amerika güvenlik şemsiyesi üzerinden fiilen Sovyetler Birliği ile dengeye taşındığında, Fransa ile Almanya arasındaki tarihî rekabetin gerekçesi zayıfladı.
Uzun süre boyunca birbirinin kömür, çelik ve askeri kapasitesini dengelemeye çalışan devletler, bu rekabeti sürdürmenin stratejik bir karşılığı kalmadığını gördü.
1955’te Türkiye ile Irak arasında imzalanan, aynı yıl içinde İngiltere, Pakistan ve İran’ın katıldığı Bağdat Paktı, benzer dinamiklerin farklı bir örneği.
Bu yapının mimarisi tamamen bölge içinde değil, ABD’nin çevreleme stratejisi ve İngiltere’nin bölgedeki varlığını sürdürme planları doğrultusunda şekillendi.
Washington’ın “Kuzey Kuşağı” yaklaşımı, Sovyetler Birliği’nin güney sınırı boyunca bir hat oluşturmayı ve bu hattın doğrudan bir Amerikan antlaşması yerine bölge yönetimlerince kurulmasını öngörüyordu. Sonuçta ABD’nin finansmanına katkı sağladığı, komitelerinde yer aldığı ancak tam üye sıfatıyla taraf olmadığı bir yapı ortaya çıktı.
İngiltere’nin çıkarı da somut bir zemine dayanıyordu. Londra’nın Irak’taki konumu, 1948 Portsmouth Anlaşması’nın sonuçsuz kalmasıyla sürdürülmesi zorlaşan ikili bir ilişkiye dayanıyordu. Pakt, bu ilişkiyi çok taraflı bir yapıya dönüştürdü ve İngiltere’nin Irak’taki askerî tesislere erişimi manda döneminden kalma bir bağ olarak değil, ortak savunma çerçevesinde devam etti.
Bölgesel üyelerin de kendilerine........
