“Aşırı sağ yükselişte”
Bu söylem bugün Avrupa genelinde yerel ve genel seçim sonuçlarıyla doğrulanan bir olguya dönüşmüş durumda.
Şu ana kadar ana akım partiler, bu yükselişi kendi aralarında kurdukları koalisyonlarla frenlemeye çalıştı. Kısmen başarılı oldular.
Ancak aynı başarı ideolojik açıdan söz konusu değil. Aksine, bugün Avrupa’da siyaset büyük ölçüde aşırı sağın belirlediği eksende şekilleniyor.
Avrupa savaş sonrası ana akım siyasetini “liberal demokrasi” üzerine kurdu. İnsan hakları, rıza merkezli siyasal düzen, içeride bireyci liberalleşme, dışarıda küreselci entegrasyon…
Bu paradigmanın arka plan etkisi ise toplumu atomize etmesi oldu.
Aile, cemaat, millet gibi kolektif kimlikler sistematik biçimde talileştirildi hatta problemli kavramlar hâline getirildi. İnsan hakları söylemi dahi, insanı tekilleştiren bir çerçeveye oturdu. Din ve vicdan hürriyeti, büyük ölçüde, kamusal alanda görünmez olmak şartıyla tolere edildi.
Tarihî, sosyal ve fıtrî bir gerçeklik olan bu yapılarla çelişmeye başlayan bir hâkim siyasal düzen ortaya çıktı. Zamanla aile yapısı zayıfladı, millî ve dinî cemaat fikirleri tabu hâline geldi. Bazı Avrupa ülkelerinde, bayrak açmak bile, bağlamından bağımsız şekilde ayıplanan bir eyleme dönüştü.
Artık ekonomik refah üzerinden tanımlanan Avrupa toplumlarında Hıristiyan Demokrat partiler dahi bu........
