Peygamberimizin Veladeti, bizim de veladetimiz olsun!
Peygamberimizin Veladeti, bizim de veladetimiz olsun!
Her geçen günde, her yaşanan olayda, her açmazımızda, her çıkmazımızda Peygamberimizin mesajına, tebliğine, telkinine, irşadına ihtiyacımız olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. Veladet kandili, karanlık zamanlardan ışığın kaynağına yolculuk yaptığımız günlerin vesilesi olsun. Gitgide gücün ve güçlünün zorbalıkla sözünü dinlettiği Siyonizm’in ve Firavunlaşanların zulmünün sürdüğü bir dünyada zulmün, ahlaksızlığın, güvensizliğin yayıldığı bu “cinnet toplumu”nu ancak vahyin inşa ettiği, sünneti çağa taşıyan insanlar ‘cennet toplumu’na çevirebilir.
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş sayılmazsınız” diyen; mümini tarif ederken de “seven sevilen, dost olan, dostluk kurandır. Sevmeyen, sevilmeyen de dost olmayan ve dostluk kurmayan da hayır yoktur” uyarısında bulunan bir Peygamberin doğum gecesi bugün. Bir yere yönetici gönderirken “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz” buyuran bir Peygamberin veladeti bugün. Kandil simitleriyle, tebrik mailleriyle, telefon kutlamalarıyla, “Kültür Müslümanlığı, merasim Müslümanlığı, şeklî Müslümanlık”larla kandiller lâyıkı veçhile değerlendirilemez.
Her veladette Mekke’yi, Medine’yi, Kâbe’yi, Taif’i, Huneyn’i, Hayber’i, Hudeybiye’yi bir “şuur hali” içerisinde hatırlasak. Verilen mücadele ve imtihanların benzerlerini bugün yaşayıp yaşamadığımızı sorsak kendi kendimize. Nerede durduğumuzu sorgulasak. O kırılan, temizlenen putların çağımızdaki cahiliyesinden nasıl kurtulacağımızı düşünsek. Cinsellik, zevkperestlik, magazin, futbol, şehvet-şöhret-makam-mevki, kısaca dünyevîleşme putlarına insanımızın esaretinin sürüp sürmediğine bir kafa yorsak. O günlerin putlarından zihinlerin putlarına kadar yaşanan süreci hatırlasak, sonra da o hayata kurban edilen nesilleri… Kimseyi değil, kimsenin imanını değil; kendimizi yargılasak önce.
Yara-bere içindeyiz. Yüreği ezilmiş, eller, ayaklar, gözler, kulaklar........
