Din Hayatın Neresinde?
Bugün İslam dünyasının ve özellikle Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu en önemli meselelerden biri, dinin hayatımızdaki yeriyle ilgilidir. Din hayatımıza yön veren bir hakikat ve ahlâk düzeni midir, yoksa belirli kurumların, mesleklerin ve görev tanımlarının içine sıkıştırılmış bir uzmanlık alanı mı?
Bu soru, ilk bakışta yalnızca din görevlilerini veya ilahiyat çevrelerini ilgilendiriyor gibi görünebilir. Oysa mesele çok daha büyüktür. Çünkü dinin toplumdaki konumu, doğrudan doğruya nasıl bir insan, nasıl bir toplum ve nasıl bir medeniyet tasavvur ettiğimizle ilgilidir.
Bir söz vardır: “Sen o kelime ile karnını doyuruyorsun, ben ise o kelime uğrunda ölüyorum.”
Bu sözün tarihî olarak gerçekten kimin tarafından, hangi şartlarda ve tam olarak bu ifadelerle söylendiği ayrıca araştırılabilir. Fakat tarihî doğruluğundan bağımsız olarak taşıdığı anlam, bugün üzerinde ciddi biçimde düşünmemiz gereken bir hakikate işaret etmektedir:
Din, insanın geçim vasıtası hâline geldiğinde onun dönüştürücü gücü ne olur?
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Bir din görevlisinin maaş alması, bir Kur’an öğreticisinin emeğinin karşılığını alması, bir akademisyenin ilahiyat alanında çalışması veya bir eğitimcinin din eğitimi vermesi kendi başına yanlış değildir. Aksine, bütün bunlar sağlıklı bir toplum düzeni için gereklidir.
Mesele ücret değildir.
Mesele, niyetin ve önceliğin değişmesidir.
İnsan dini yaşadığı için mi görev yapmaktadır, yoksa görevi sebebiyle mi dini temsil etmektedir?
Daha açık söyleyelim:
Din hayatın merkezinde mi, mesleğin merkezinde mi?
Bu iki durum birbirinden çok farklıdır.
İslam, yalnızca camide anlatılan, derslikte okutulan, kitapta açıklanan veya belirli gün ve gecelerde hatırlanan bir bilgi değildir. İslam, insanın bütün hayatını kuşatan bir hakikat iddiasıdır.
Tevhid de yalnızca Allah’ın birliğini dil ile ifade etmek değildir. Tevhid, hayatın nihai ölçüsünü Allah’tan almak; ahlâkı, adaleti, merhameti, emaneti ve insan ilişkilerini bu ölçüye göre düzenlemektir.
Bu sebeple İslam’ın gerçek sınavı yalnızca ibadet alanında verilmez.
İslam’ın asıl imtihanı; ticarette, siyasette, kamu görevinde, aile hayatında, eğitimde, adalette, makamda, güç karşısında ve menfaat karşısında verilir.
Bir insanın namaz kılması önemlidir.
Fakat namazın onu emanete daha bağlı, kul hakkına karşı daha hassas, adalete daha sadık hâle getirip getirmediği de önemlidir.
Kur’an okumak önemlidir.
Fakat Kur’an’ın insanı yalandan, haksızlıktan, kibirden, zulümden ve çıkarcılıktan uzaklaştırıp uzaklaştırmadığı daha büyük bir sorudur.
Çünkü vahyin amacı yalnızca insanın dilini değiştirmek değildir.
Vahyin amacı insanın karakterini değiştirmektir.
Bugün tam da burada bir problemle karşı karşıyayız.
Dinî bilgi alanı genişliyor.........
