Üvey gaziler
Emekli Tuğgeneral Mustafa Köse yazdı…
GİDERKEN ÖZ EVLAT, YARALANINCA ÜVEY EVLAT MI?
Mayın, ayağına basanın er mi, uzman erbaş mı, astsubay mı, subay mı olduğuna bakmaz.
El yapımı patlayıcı, patlarken sicil numarası istemez.
Şarapnel parçası, vücuda girerken maaş bordrosunu kontrol etmez.
Çatışmada, dağda, bayırda, üs bölgesinde, karakolda, hudut hattında, yol emniyetinde, arama taramada ve operasyonda ölüm tektir. Acı tektir. Kan tektir. Fedakârlık tektir.
Ama gelin görün ki, yaralanıp hayatta kalan bazı evlatlarımızın karşısına bu kez terörist değil, mevzuat çıkıyor.
O mevzuat bazen rütbe soruyor. Bazen statü soruyor. Bazen maluliyet derecesi soruyor. Bazen uzuv kaybının oranını ölçüyor. Bazen de “Sen yaralandın ama mevzuata göre gazi sayılmıyorsun” diyerek alınan yarayı bir beratla geçiştiriyor.
İşte bu yazının adı onun için Üvey gaziler.
Çünkü bu ülkede bazı kahramanlar, göreve giderken öz evlat; yaralanıp döndükten sonra sosyal haklar bakımından üvey evlat muamelesi görmektedir.
Terörle mücadele sadece profesyonel askerlerin yürüttüğü bir görev alanı değildir. Bu mücadelede general de vardır, subay da vardır, astsubay da vardır, uzman erbaş da vardır, sözleşmeli personel de vardır, polis de vardır, jandarma da vardır, güvenlik korucusu da vardır, erbaş ve er de vardır.
Aynı araziye çıkarlar, aynı tehdidi paylaşırlar, aynı pusunun içine düşerler, aynı mayınlı yoldan geçerler. Yaralandıklarında aynı helikopterle hastaneye taşınır, aynı ameliyathanede yaşama tutunmaya çalışır, hepsinin anası, babası, kardeşi, eşi ve çocukları aynı hastane kapısında bekler.
Fakat iş sosyal haklara, aylıklara, sağlık hizmetlerine, rehabilitasyona, medikal malzemeye, istihdama ve gelecek güvencesine geldiğinde araya statü giriyor.
Birisi rütbeli olduğu için daha geniş haklara ulaşabiliyor; diğeri er statüsünde olduğu için daha sınırlı imkânlara mahkûm ediliyor. Birisi rütbeli statüsü nedeniyle Millî Savunma Bakanlığının kurumsal takip ve sağlık hafızası içinde kalabilirken, diğeri çoğu zaman daha genel bir sosyal hizmet bürokrasisinin işleyişine bırakılıyor.
Oysa görevde verilen bedelin değeri görev statüsüyle ölçülemez. Bir bacağın kopması rütbeli personelde başka, erde başka sonuç doğuruyorsa, burada yalnızca hukuki bir farktan değil, vicdani bir yaradan söz ediyoruz.
Bir gözün kaybı, bir elin kaybı, bir omurilik yaralanması, bir şarapnel parçasının ömür boyu vücutta taşınması, bir gencin hayatının yirmili yaşlarında altüst olması, statüye göre anlam değiştiremez.
Bu milletin vicdanında gazi gazidir. Devletin mevzuatı da milletin vicdanından geriye düşmemelidir.
Unutulmamalıdır ki; İslamiyet’te gazi, vatanını, milletini ve mukaddes değerlerini korumak için savaşan, yani cihat eden ve bu mücadeleden sağ olarak dönen kahraman askerlerimize verilen en ulvi onursal unvandır. Dini kaynaklarda kelime anlamı bile doğrudan ‘hücum eden veya savaşan’ olarak geçen, gücünü ve şerefini adanmışlıktan alan bu manevi makamı, bugün hangi bürokrasi kendi statü katsayılarıyla sınırlandırabilir?
Terörle mücadelede yaralanan herkesin doğrudan gazi kabul edilmediğini biliyoruz. Mevcut sistem; belli bir maluliyet oranı, uzuv kaybı, işlev kaybı ya da kalıcı hasar gibi ölçütler arıyor.
Elbette devletin bir derecelendirme sistemine ihtiyacı vardır. Her yaralanmanın tıbbi sonucu aynı olmayabilir. Her sağlık kaybı aynı seviyede değerlendirilemez. Kamu kaynaklarının kullanımı da ölçüsüz bırakılamaz.
Ancak sorun, ölçünün varlığından ziyade o ölçünün adaleti ve insanîliğidir.
Bir asker, vatan görevi sırasında kurşun yemişse, mayına basmışsa, EYP patlamasında yaralanmışsa, ateşli silah veya şarapnel etkisiyle bedeninde kalıcı izler taşıyorsa ya da görevin sebep ve tesiriyle ağır bir sağlık kaybına uğramışsa, ona sadece “yaralı” deyip geçmek doğru olmaz.
Bir devre arkadaşım vardı. Teğmenliğinde teröristlerle girilen sıcak bir çatışmada keskin nişancı tüfeğinden çıkan bir mermiyle vurulmuştu. Mermi köprücük kemiği hizasından girip sırtından bel bölgesine kadar ilerleyerek vücudunu terk etmişti. Tedavi gördü, iyileşti, yeniden timlere döndü. Bir gün aynı birlikte spor öncesi soyunma odasında sırtındaki derin yara izini gördüğümüzde hepimizin nutku tutulmuştu. Aradan yıllar geçmişti ama o yaranın izi hâlâ oradaydı.
Hukuken, terörle mücadele harekâtına katılan herkesin otomatik olarak gazi sayılmamasını anlayabilirim. Fakat vatan görevi sırasında kurşun yemiş, mayına basmış, bedeninde ömür boyu taşıyacağı izlerle yaşamaya mahkûm olmuş insanların mevzuat ayrıntıları içinde “gazi” sayılmamasını adil bulmuyorum.
Yara beratı elbette bir onurdur. Fakat tek başına geçim sağlamaz; protez çorabı almaz; tekerlekli sandalyenin açtığı yarayı iyileştirmez; yıllar sonra ortaya çıkan sinir hasarını, psikolojik travmayı, kanseri, üreme yetisi kaybını ve hareket kısıtlılığını karşılamaz.
Devletin yapması gereken, modern tıp bilimi ve sosyal devlet anlayışı ışığında gazi unvanı ile vazife malullüğü kriterlerini yeniden değerlendirmektir.
Vatan için alınan yaranın onuru, sadece cetvelle ölçülemez.
AYLIKTAN........
