menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

HOLLANDA’YI ÜÇ AYRI ŞEHRİ, ÜÇ FARKLI RUH HÂLİ İLE TANIMAK…

1 0
previous day

Bir ülkeyi tek bir şehri ile tam anlamıyla kavramak mümkün değildir… Hollanda denince çoğu kez ilk gelen şehir Amsterdam olur… Kanalların ardına gizlenmiş kırmızı ışıkları ve sokaklara yayılan o keskin kokuyla “her şeyin serbest olduğu” söylenen bir özgürlük masalı olarak bilinen Amsterdam… Oysa bu masalın altında, yüzyıllara yayılan çok daha sakin, çok daha hesaplı bir akıl yatar. Bu yazıda Amsterdam’ın yanına Lahey’in ağırbaşlı zarafetini ve Rotterdam’ın yıkımdan doğan vizyonunu katarak anlatmaya çalışacağım bu ülkeyi; zira Hollanda’yı doğru tanımlayacak şey, bu üç farklı ruh hâlinin birbirini hiç rahatsız etmeden bir arada bulunma halidir… Amsterdam’a adım attığınız ilk saatlerde, şehrin size vaat ettiği şeyin “kuralsızlık” olduğunu düşünebilirsiniz; ama bu, büyük bir yanılsamadır. Burada gördüğünüz özgürlük başıboşluk değil; sınırları son derece net çizilmiş, vergilendirilmiş, denetlenmiş ve yıllar içinde ince ince işlenmiş bir toplumsal sözleşmedir. Şehrin o meşhur iki imgesi, yani kırmızı vitrinler ve coffee shop’lar, aslında Hollanda’nın asırlık pragmatizminin ve “hoşgörü” geleneğinin somutlaşmış hâlidir. Pek çok ülkede tabu ya da yasa dışı kabul edilen seks işçiliği, Amsterdam’da yasal, vergilendirilen ve kurallarla düzenlenen bir meslektir. De Wallen mahallesindeki vitrinlerde gördüğünüz kişiler, çoğunlukla kendi vitrinini ya da odasını kiralayan, sendikal haklara ve yasal güvenceye sahip bağımsız çalışanlardır. Burada işin mantığı şudur: Yeraltına itildiğinde suç örgütlerinin ve insan kaçakçılığının eline düşecek bir sektörü, şehrin tam göbeğinde, polisin ve kameraların gözü önünde kontrol altında tutmak… “Görünmeyeni görünür kılmak” diye özetlenebilecek bu felsefenin asıl amacı ahlaki bir özgürlük gösterisi değil, kayıt dışı dünyadaki istismarla mücadeledir aslında… Son yıllarda bu mahalle bir kimlik kriziyle boğuşuyor. Pandemi dönemindeki o sessizliği yerel halk öyle çok sevdi ki, mahallenin geleceği bugün ciddi bir tartışma konusu hâline geldi. Amsterdam yönetimi, aşırı turizmin ve yerel halkın rahatsızlığının önüne geçebilmek için seks işçiliğini şehir merkezindeki De Wallen’den çıkarıp şehir dışındaki modern bir “erotik merkez”e taşımayı tartışıyor bir süredir.  Bir turistin Amsterdam’da yapabileceği en masum hata ise espresso içmek için bir coffee shop’a girmektir. Çünkü şehirde net bir ayrım vardır: Kahve içmek istiyorsanız bir café ya da koffiehuis’a gidersiniz; esrar tüketmek istiyorsanız ise kapısında resmi lisansı bulunan bir coffee shop’a… İkisini karıştırmak, Hollandalı için bir İtalyan’a “cappuccino mu yoksa benzin mi içmek istersin” diye sormak kadar tuhaftır. Hollanda’nın uyuşturucu politikası tam bir pragmatizm harikasıdır. Ülkede esrar teknik olarak hâlâ tamamen yasal değildir; ancak “yasak ama göz yumulan” tolerans politikası kapsamında, belirli kurallara uyulduğu sürece devlet bilinçli olarak cezalandırmaktan kaçınır. Bu modelin kökleri 1970’lere uzanır. İlk ticari satışın yapıldığı Mellow Yellow 1972’de bir tür çay evi olarak ortaya çıktı; bugün bildiğimiz anlamda ilk “coffee shop”lar ise 1975’te Rusland ve The Bulldog ile açıldı. 1976’daki Afyon Yasası değişikliğiyle Hollanda devleti çok kritik bir tercih yaptı: Kokain ve eroin gibi “ağır uyuşturucular” ile esrar gibi “hafif uyuşturucular”ın pazarını birbirinden tamamen ayırmayı hedefledi. Amaç oldukça netti; hafif kullanıcının sokaktaki suç şebekeleriyle, yani ağır uyuşturucu satıcısıyla temasını kesmek… Bu sistemin son derece katı kuralları vardır. Bir coffee shop reklam yapamaz, reşit olmayanlara satış yapamaz, içeri ağır uyuşturucu sokamaz ve kişi başı günlük beş gramdan fazla satamaz. En ilginç kural ise çoğu turistin hiç beklemediği bir tanesidir: Bu mekânların içinde alkol ve tütün satışı ya da tüketimi yasaktır. Yani “özgürlük şehri” sandığınız yerde, joint’inizi bile tütünle değil, mekânın sunduğu bitki karışımlarıyla sarmak zorunda kalabilir, yanında içki yerine yalnızca kahve, soda veya sıcak çikolata söyleyebilirsiniz. İşte Amsterdam’ın özü tam da buradadır: Serbest bıraktığı her şeyin etrafını görünmez ama çelik gibi kurallarla çevirmek… Bu kültürün sayısal olarak küçüldüğünü de eklemek gerek. 1990’ların ortasında Amsterdam’da coffee shop sayısı artan yerel şikâyetler, sıkılaşan lisans denetimleri ve yenilenmeyen ruhsatlar nedeniyle bu sayı bugün yaklaşık yüz altmış-yüz yetmiş civarına, yani zirvesinin neredeyse yarısına gerilemiş durumda. Şehrin kendi efsanesini yavaş yavaş törpülediği görülüyor.. Burada bir parantez açmak isterim: Halk arasında ya da bazı popüler yazılarda dolaşan “Amsterdam Sendromu” diye bir tanı, sanıldığı gibi turistlerin özgürlük sarhoşluğunu anlatan bilimsel bir kavram değildir. Kendi ülkelerinde katı ahlaki, yasal ya da sosyal kurallarla yaşayan insanlar, Amsterdam’a ayak bastıkları an üzerlerindeki toplumsal baskının bir anda kalktığını hissederler. Psikolojide “disinhibisyon” denen bu gevşeme, kişiye memleketinde asla yapmayacağı taşkınlıkları yapma hakkına sahipmiş duygusu verir. Esrarın ve seks işçiliğinin “görünür” olması, bu yanılsamayı daha da besler. Ama burası dünyanın en tıkır tıkır işleyen kurallar silsilesine sahip şehirlerinden biridir. Bisiklet yoluna dalmış bir turistin........

© Turktime