Koca Padişah Yıldırım Han, burnundan soluyordu!..
"Muhterem Hocam Molla Fenâri ve kıymetli damadım Seyyid Emîr Sultan hazretleri... Paşalarım, beylerim... Alelacele toplanmamızın sebebini tahmin etmektesiniz."
O sultan ki Şarkta, Garpta nice ordulara baş eğdirmiş, Türk’ün şanlı, şerefli tarihini kirletmemiş, lekelemek isteyenlere de fırsat vermemişti. Evlatlarına iftiharla anlatılacak tertemiz bir miras, tarih defterlerine altın harflerle yazılacak ne destanlar bırakmıştı? Ne acılar görmüş, ne sıkıntılar yaşamıştı. İçinde bulunduğu durum kadar onu yıkan hiçbir şeye şahit olmamıştı. Biricik refikası canından çok sevdiği gönlünün ve devletinin sultanı etrafında pervaneydi. Onu bir an olsun mutlu etmek ve neşelendirmek için fırsat kolluyordu...
Hayat arkadaşının ne düşündüğüne aldırış etmeden, yüzüne dahi bakmadan yürüdü. Ak mermer basamaklardan inerken, ruhuna, vicdanına vurulmuş zehirli bir kılıç darbesi gibi inanılmaz bu acıyı bütün bedeninden hâlâ atamamıştı.
“Evet hiç şüphesiz, benim nezaketimi, seyyidlere olan düşkünlüğümü,........
