Bölgesel sahiplenme ve İslamabad zirvesi
Uluslararası sistemin bugün karşı karşıya olduğu en temel gerçek, artık tek merkezli bir düzenin sürdürülebilirliğini kaybetmiş olmasıdır. Atlantik eksenli güç mimarisi hâlâ belirleyici olsa da, krizleri çözme kapasitesi giderek daralan, daha çok reaksiyon üreten bir yapıya evrilmektedir. Avrupa ise stratejik bağımsızlık üretmekte zorlanan bir güvenlik çevresi görünümündedir.
Tam da bu kırılganlık içinde, İslamabad’da toplanan Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır Dörtlü Dışişleri Bakanları Toplantısı, diplomatik trafiğin sıradan bir görüşme değil, kriz yönetim odaklı bir platforma dönüştüğünü göstermiştir. Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır ekseninde şekillenen bu görüşme trafiği, bazı yorumlarda ileri bir jeopolitik bloklaşma olarak sunulsa da, mevcut veriler daha temkinli bir okumayı zorunlu kılmaktadır.
Zira burada mesele yeni bir ittifak mimarisi kurmak değil; giderek kontrolsüzleşen bölgesel krizleri yönetebilmek için çok aktörlü bir denge zemini üretme çabasıdır.
Krizlerin kesişim noktası İslamabad
Orta Doğu’dan Güney Asya’ya uzanan bu hat, bugün birbiriyle iç içe geçmiş pek çok gerilim hattının kesişim noktasında durmaktadır. Özellikle ABD, İran ile İsrail arasındaki gerilimin bölgesel bir çatışmaya evrilme riski, Körfez havzasında enerji arz güvenliğini kırılgan hâle getirirken; Kızıldeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan ticaret hatlarında yaşanan güvenlik açıkları, küresel ekonominin ana damarlarında ciddi bir basınç oluşturmaktadır. Bu çok katmanlı kriz alanı, yalnızca bölgesel değil, küresel ekonominin de sinir sistemini etkilemektedir. Dolayısıyla İslamabad gibi merkezler üzerinden yürüyen diplomatik temaslar, alternatif blok kurmadan çok, krizleri büyümeden yönetme refleksi olarak okunmalıdır.
ABD’nin 15 maddelik........
