Sessizliğin perdesini yırtan sesler
İşte bu yüzden sesler önemlidir. Şakıyarak öten kuş, çağlayarak akan su, hışırdayarak savrulan yaprak… Her bir ses, bir var oluş, sessizliğe karşı bir direniştir, yokluğu delip geçen bir varoluş çığlığıdır. İnce, naif, kalın, hoş, gürültülü; coşkulu, gülen, eğlenceli, ağlayan, yalvaran; öten, şakıyan, hışırdayan… Her ses, insanın dünyaya açtığı bir pencere, ruhun kendini göstermesi, korkuya karşı durmasıdır.
Doğadaki devinimin en güçlü işareti: tüm seslerin yok olduğu bir sessizlik düşünelim. Bireyi, toplumu kuşatan; benliği esir alan. Bütün seslerin parçalandığı, mutlak, yalın, ölümcül bir sessizlik...
Sessizliğin perdesi kalındır. Kolay yırtılmaz. İnsan bazen sesini yutar, içine kapanır, sessizleşir; insan olmaktan uzaklaşır. Ya bedel ödemek istemediği için, ya korkudan, ya çaresizlikten…
Susmak insana dairdir; ama kötüdür. Dilini koparmak, ruhunu kanatmak, korkuya teslim olmak demektir. Bir toplumun susması ise en kötüsüdür.
İnsanın en yaşamsal refleksini yitirmesi kalbinin yavaşlaması, derin bir hiçliğe savrulması demektir.
İşte o anlarda kimi sesler direnir. Sessizliğe meydan okuyan bir çığlık, yaşayanın, direnenin, unutmayanın işareti olur.
Jean-Paul Sartre: Vicdanın ödülü reddeden sesi
Ünlü Fransız filozof, 1964’te kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddeder. Gerekçesi yalnızca kişisel bir tercih değildir; entelektüelin iktidar ve kurumlar karşısında bağımsız kalması gerektiğini savunur.
Ayrıca Cezayir Savaşı sırasında Fransa’nın sömürgeci politikalarına açıkça karşı çıkar, bildiriler yayımlar, yargılanmayı göze alır. Sartre’ın tutumu, “entelektüel konforu” değil, tarihsel sorumluluğu seçmenin sembolü olarak sessizliğin perdesini yırtar.
Jean-Paul Sartre
Émile Zola: Devletin zırhına çarpan bir söz
Dünya edebiyatının en ünlü yazarlarından Zola,1898’de yayımladığı “J’Accuse…!” (Suçluyorum!) başlıklı açık mektupla, Dreyfus Davası’ndaki devlet destekli antisemitizmi teşhir eder.
Bu metin yalnızca bir yazı değil, devletin resmi anlatısına karşı kamusal bir meydan okumadır. Zola yargılanır ve sürgüne gönderilir. Ama o yazının büyüttüğü ses, Fransa’da kalın bir zırha bürünmüş adalet tartışmasının seyrini değiştirir ve o zırhın çatlamasına sebep olur.
Émile Zola
Pablo Neruda: Şiirin sürgündeki sesi
Şilili şair, ülkesindeki baskı dönemlerinde açık siyasi tutum alır, senatörlüğü sırasında hükümeti eleştirdiği için hakkında yakalama kararı çıkarılır ve ülkesini terk etmek zorunda kalır.
Şiirini yalnızca estetik bir alan olarak değil, tanıklık ve direniş mevzisi olarak görür. “Şiir, suskun kalanın sesi olmalıdır” çizgisini hayatıyla somutlar ve suskunluğun perdesini şiiriyle........
