menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kendi hikâyemizi anlatabilmek

18 0
03.10.2026

Bu hafta göçmenlerin sanatla kurdukları ilişki üzerine yazacaktım. Göç tartışmalarında sayıların ve hukuki statülerin arkasında kalan hayatlara, insanların kendi hikâyelerini anlatma biçimlerine bakmak istiyordum. Sonra bu yazıyı yayımlayacağım T24’e erişim engeli getirildi. Aynı hafta Deniz Göktaş’ın tahliye haberini almıştık, sevinmiştim. T24 için üzüldüm, öfkelendim. Bir haber sitesinin okuruna ulaşmasının engellendiği, bir komedyenin sahnede söyledikleri nedeniyle günlerce tutuklu kaldığı bu ülkede devamlı kafamda deli sorularla ne kadar yorulduğumu fark ettim. Mesela sanat ve hikâye anlatmak üzerine düşünürken ifade özgürlüğü konusunu dışarıda bırakmadan yazabilir miyim? Hikâyelerimizi anlatırken ne kadar özgürüz ya da başkalarının hikâyelerini hoşumuza gitmediğinde de duymaya hazır mıyız?

Bu haftaki yazının konusuna dönersek, göç hakkında konuşurken neredeyse her zaman sayılarla başlıyoruz. Geçen haftaki yazıma ben de öyle başlamıştım (şimdi buraya bağlantı koyacaktım ama işte aradığınız sayfaya ulaşılamıyor). Kaç kişi geldi? Kaçı geri döndü? Kaçı daha dönecek? Kaçı gönderilecek? Kaçının çalışma izni var? Bir akademisyen olarak bu soruların yanıtlarını bilmenin önemini anlıyorum ama insanları yalnızca bu sorularla tanımaya çalıştığımızda, hayatlarının büyük bir bölümünü de gözden kaçırmıyor muyuz?

Pazartesi, Göç Araştırmaları Derneği’nde (GAR) George Mason Üniversitesi’nden Prof. Lisa Gilman’ın yeni kitabı Arts Initiatives by Refugees for Refugees üzerine konuşmasını dinledik. Kitabın başlığını Mültecilerin Mülteciler İçin Kurduğu Sanat Girişimleri olarak çevirebiliriz. Kitap, mülteciler için başkalarının düzenlediği sanat etkinliklerinden değil, mültecilerin kendileri ve birbirleri için kurduğu girişimlerden söz ediyor. Prof. Gilman, Malawi’deki bir mülteci kampından Türkiye’de yaşayan Suriyelilere, oradan Fransa’daki Uygurlara uzanan örnekler üzerinden sanatın yerinden edilme deneyimindeki yerini araştırıyor.

Savaş, kayıp ve belirsizlik bu hikâyelerin elbette bir parçası. Fakat ben kitabın dikkat çektiği başka şeylere odaklanmak istiyorum: Yaratıcılık, arkadaşlık, girişimcilik, eğlenmek, kutlamak, birlikte bir şey kurmak. Göç üzerine kurduğumuz dil genelde bizlere bunları hatırlatmıyor. Kamusal tartışmada göçmenlerin önüne çoğunlukla iki rol konuyor. Yardıma muhtaç insanlar ya da zaten yetersiz kaynaklar üzerinde bir yük... Birincisinde hayatlarını yalnızca acı üzerinden, ikincisinde yalnızca maliyet üzerinden okuyoruz. Oysa bunların ötesinde hayatlar var.

GAR’da yürüttüğümüz çalışmalarda bunu farklı biçimlerde ortaya koymaya çalışıyoruz. Örneğin, REBLOOM, İstanbul’daki göçmen sanatçıların eserlerini, performanslarını ve kişisel hikâyelerini bir araya getiren bir buluşma alanı açtı. EGEHUB ise Ege’nin iç içe geçmiş göç hafızalarına, geride bırakılan evlere, değişen mekânlara ve yeni hayat kurma çabalarına sanat yoluyla bakmayı amaçlıyor. Birinde bugün üretmeye devam eden insanlarla, diğerinde yerinden edilmenin mekânlarda bıraktığı izlerle karşılaşıyoruz.

Bu girişimlerin değerini yalnızca izleyicilerin göçmenlere daha fazla empati duymasına bağlamak istemiyorum. Elbette karşılaşmalar önyargıları değiştirebilir, değiştiriyor da. Gene de sanatçının yaptığı işi, bize göçmenlerin de insan olduğunu kanıtlamakla yükümlü tutarsak ona yine kendi hikâyesini anlatma özgürlüğü bırakmamış oluyoruz gibi hissediyorum. Çünkü bir resim, bir şarkı, bir takı yalnızca bizim göç üzerine düşüncemizi değiştirdiği ölçüde değerli değil.

Benzer biçimde “bakın, göçmenler de üretken, yaşadıkları ülkeye katkı sağlıyorlar” demek de tek başına yeterli değil. Evet, sağlıyorlar. Fakat bir insanın saygıyı hak etmesi için girişimci, sanatçı veya toplum açısından “yararlı” olması gerekmez. Çalışamayan, üretemeyen ya da yalnızca dinlenmek isteyen biri de aynı haklara sahip olmalı. Sanata alan açmak, bir haklar tartışmasının yerini almamalı. O tartışmada sıklıkla eksik kalan insan hayatını görmemize yardımcı olmalı.

Burada belki de en önemli soru hikâyeyi kimin kurduğu. Göçmen sanatçıya yalnızca “ülkenden neden........

© T24