Hayat neden bu kadar ağırlaştı: O duvar neden orda duruyor? -4
Önceki yazılarda isimsiz ve sessiz çoğunluğun hayat mücadelesine farklı açılardan bakarak bu noktaya kadar geldik: Gençler okuyor, mezun oluyor, girebilirse bir işe giriyor ama aldığı maaşla hayat kuramıyor, bir odanın kapısını kapatacak kadar bağımsızlaşamıyor. Kirasını, faturasını, yol parasını, gıdasını, belki ailesine vereceği desteği düştükten sonra geriye gelecek diye bir şey kalmadığını fark ediyor. Ev kurmak, aile kurmak, bir şehirde kendi başına yaşamak, çocuk sahibi olmayı düşünmek, hatta bazen eş-dostla bir akşam yemeğine çıkmak bile artık yalnızca sosyal bir tercih değil, ekonomik bir imkansızlığa dönüşmüş durumda...
Buraya kadar görünür olan maddi baskıları ve 'dışarıdaki' hayatı bu yazıda geride bırakıp, takip ettiğimiz sessiz milyonların içine dönmek ve bu gittikçe ağırlaşan hayatın, insanların iç sesini dahi nasıl ele geçirdiğine değinmek istiyorum.
İç ses de önemlidir çünkü bu sistem, yalnızca eşitsizlik üretip bunu insanların hayatına sokmakla kalmaz; eşitsizliğin nasıl anlaşılacağını, nasıl yorumlanması gerektiğini de belirlemeye çalışır ve ne yazık ki başarır. Kişinin kazandığı ücret yetmediğinde bunun adı emeğin değersizleşmesi olmaz; kişinin yeterince vasıflı olmaması olur. Vatandaş daha çok çalışmalı, kendini daha çok geliştirmeli, bir üstteki maaş skalasına kendini 'atmalı' ve maaşını yükseltmelidir. Konut fiyatları ve kiralar artarken konutun bir yatırım aracına dönüşmesi ya da şehirlerin normal insanlar için planlanmıyor olması hakkında katiyen konuşulamaz; sonuçta alan alıyordur, siz alamıyorsanız sizde bir problem olmalıdır. Çok değil bir jenerasyon önce sıradan bir emekli ikramiyesiyle ev alındığı ve bu evin çocukların geleceğini kurtarmak anlamına geldiği unutuluverir. Milyonlar gelecek kurmakta problem yaşarken bunun adı gelir adaletsizliği olmaz; kişinin cesaretsizliği, disiplinsizliği, yanlış tercihleri olur.
Bu, bireyin kendi içinde yaptığı doğal bir muhasebe değildir. Çağın dili, düzenin kusurlarını bireyin kusuru gibi göstermek üzere kurulmuştur. Yapısal baskı karakter meselesine, ekonomik eşitsizlik motivasyon sorununa, adaletsizliği yaratan siyasal ve ekonomik tercihlerin sonucu kişilerin yetersizliğine indirgenir. Böylece düşük ücretler, yüksek kiralar, güvencesiz ve kölelik sınırında gezen işlerle uğraşmak zorunda olan insanlar, sorunu kendilerinde arar halde bulurlar. Adı konulmasa da bir sınıf savaşının kaybeden tarafında yer alıyor oldukları gerçeği, çaktırılmadan halının altına süpürülür.
Eşitlik, insan onuru, adalet gibi kavramlar doğanın kendiliğinden ürettiği gerçekler değil; insanlığın barbarlığa, keyfiliğe ve güç düzenine karşı uzun mücadelelerle kurduğu ahlaki ve siyasi ilkelerdir. Hayatın çıplak gerçekliğinde insanlar elbette birbirinden farklıdır: Kimi daha yeteneklidir, kimi daha çalışkandır, kimi daha zekidir, kimi daha dirençlidir, kimi de yalnızca daha şanslıdır. Bu yüzden başarıyı kişisel niteliklerin sonucu gibi anlatmak, ilk bakışta ikna edici görünebilir. Kaldı ki arada bir bağlantı da muhakkak vardır...
Neoliberal hikâyenin gücü de buradan gelir: Hayattaki gerçek farklılıkları alır, onları toplumsal eşitsizliklerin üzerini örten bir açıklamaya dönüştürür. Böylece bazı insanların karakter olarak daha çalışkan ya da başarıya meyilli olduğu gerçeği, başarısız olan herkesin bunu hak ettiği için başarısız olduğu fikrine zahmetsizce bağlanır. Bu anlatı insanlar arasındaki doğal ve kişisel farkları görünür kılarken sınıfın, mirasın, aile desteğinin, coğrafyanın, eğitimin, bağlantıların ve servet düzeninin başarıya etkisini, işine öyle geldiği için kenara, gözden uzağa süpürür.
İstediği hayatı kuramayan milyonlara sürekli başarısız olduklarının söylendiği bir devirde yaşıyoruz. Bir iş ya da zanaat öğrenip canını dişine takarak çalışmak artık bir hayat kurmaya yetmediği için, başarılı sayılmaya da yetmiyor. İşte bu 'başarısız' insanlar, adeta bir mantra gibi sürekli aynı şeyi duyuyor ve bir süre sonra inanarak tekrarlamaya başlıyor: Yeterince çalışmadın. Doğru bölümü seçmedin. Kendini geliştirmedin. Risk almadın. Network kurmadın. Zamanını iyi yönetmedin. Daha disiplinli, daha pozitif, daha esnek, daha girişimci, daha görünür olmalıydın. Kendine yatırım yapmalıydın. Kendini pazarlamalıydın. Fırsatları görmeliydin. Sorun ekonomide, siyasette, piyasada, ücretlerde, kiralarda değil; sende. Yapan yapıyor.
Bu dilin gücü, suçu doğrudan ilan edip suçluyu asmasında değil, insanın dünyayı yorumlama biçimini yavaş yavaş değiştirmesindedir. Düzen kendi payını gözden uzaklaştırırken; sahnede yalnız birey kalır ve bu birey kendi iç sesiyle baş başadır. Başarırsa kendi markasıdır. Başaramazsa kendi hatasıdır ve yeniden denemeli, daha iyi performans göstermelidir. Yeni dünyanın başarı ölçüleri bellidir: iyi bir ev, pahalı bir araba, uzak tatiller, seçkin mekânlar, sergilenebilir bir hayat. Fakat bu başarı anlayışı, insanlara yalnızca çalışmayı değil sürekli rekabet etmeyi; yalnızca ilerlemeyi değil, başkalarını geride bırakmayı öğretir. Dahası, bu öğüt tek bir kişiye değil, aynı anda milyonlarca insana verilir. Herkese “kendini kurtar”, “öne geç”, “fırsatı yakala”, “diğerlerinden ayrış” denildiğinde, toplum ortak refah arayan bir insan topluluğu olmaktan çıkar; daralan imkânlar etrafında birbirini iten, eleyen, ezen bir kurtlar sofrasına dönüşür. Böylece yükselmek, birlikte daha iyi bir hayat kurmanın parçası olmaktan çıkar; başkalarının önüne geçme, gerekirse onların omuzlarına basarak yukarı tırmanma becerisi haline gelir. 'Yukarıda' ise yer doğal olarak sınırlı olduğu için duvara çarparak geri yerlerine dönmek zorunda kalan milyonlar, kendi bireysel suçluluklarıyla baş başa bırakılır, zira 'aşağıda' kesilen hesap bireyseldir.
Düşük ücret, yüksek kira, güvencesizlik, borç ve gelecek kaybı ortak bir kader gibi yaşanır; fakat ortak bir sorun olarak adlandırılmaz. Herkes aynı baskıyı hisseder, ama herkes bunun kendi hayatına özgü bir eksiklik olduğunu sanmaya yönlendirilir. Böylece düzen, insanları yalnızca ekonomik olarak değil, düşünsel olarak da birbirinden ayırır. Aynı yapının altında ezilen insanlar, birbirlerini aynı sınıfın üyeleri olarak değil, yarıştaki rakipleri olarak görmeye başlar.
Neoliberalizm bu yüzden yalnızca bir ekonomi politikası değildir; aynı zamanda bir suçluluk rejimidir. Ürettiği yapısal sorunları bireyin karakterine, psikolojisine ve ahlakına tercüme eder. İşsizlik bir istihdam rejimi meselesi olmaktan çıkar,........
