Birbirimizle Konuşmaya Cesaret Edebilir Miyiz?
İnsanların birbirleriyle konuşabilmesi için aynı fikirde olmaları gerekmiyor. Hatta fikirlerden ve doğru cevaplardan önce ihtiyacımız olan şey biraz cesaret.
Bunu, farklı yerlerden farklı düşüncelerden insanları aynı masalarda buluşturduğumuzda tekrar tekrar görüyorum. İnsanlar birbirlerini ikna etmeden de birbirlerini merak edebiliyor. Birbirlerinin fikrini değiştirmeden de birbirleri hakkında düşündüklerini değiştirebiliyor. Bazen aynı fikirde olmadıkları hâlde birlikte gülebiliyor, birlikte yemek yiyebiliyor, birkaç saat sonra yeniden tartışmaya dönebiliyorlar.
Belki de “yeni süreçte” Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey de biraz bu. Yeni bir barış süreci yasalaşırken, bu sürece güvenmeyen, kaygı duyan ya da mesafeyle yaklaşanların ilk yapması gereken şeyin susmak veya küsmek değil, kendine farklı gelenle konuşmayı göze almak olduğunu düşünüyorum.
Çünkü konuşmak sürece teslim olmak anlamına gelmiyor. Dinlemek de kabul etmek anlamına gelmiyor. Bazen konuşmak, sadece konuşmaya cesaret etmektir. Bunun neden bu kadar zor olduğunu düşündüğümde ise karşıma başka bir kelime çıkıyor: kırılganlık.
Çünkü konuşmaya başladığımız anda artık yalnızca kendi bildiklerimizin içinde kalmıyoruz. Karşımızdakinin hikâyesini de duymaya başlıyoruz. Haklı olduğumuzdan emin olduğumuz bir yerde, başka bir ihtimali dinlemek zorunda kalıyoruz. Bizi yanlış anlayabileceklerini, bizim de yanlış anlamış olabileceğimizi kabul ediyoruz.
Siyasette ise bunların hepsi birer risk. Theodore Roosevelt’in 1910 yılında Sorbonne’da yaptığı ve daha sonra “The Man in the Arena”[1] [Arenadaki Adam] diye anılacak konuşmasını düşündüğümde, aklıma tam da bu geliyor.
Roosevelt için değerli olan, arenanın kenarında durup mücadele eden insanı eleştiren kişiden çok, arenaya girmeyi göze alan insandı. Çünkü arenaya giren insan kaybedebilir. Yanılabilir. Eleştirilebilir. Başarısız olabilir. Yine de kendisini ortaya koymuştur.
Yıllar sonra Brené Brown, Daring Greatly2 kitabında bu cesaret fikrine başka bir boyut ekliyor: kırılganlık. Brown’ın yıllar süren araştırmasında karşısına çıkan “wholehearted” insanların ortak özelliklerinden biri cesaret. Buradaki cesaret, korkusuzluktan çok, kusurlu olmayı kabul etmek, şefkat göstermek ve bağlantı kurabilmek için kendini bir miktar açıkta bırakma hâli. Bu fikir bir kişisel gelişim kitabında kulağa romantik gelebilir. Siyasete taşıdığımızda ise bence önemli bir soru soruyor: Barışmak isteyen bir toplum, birbirinin karşısında ne kadar kırılgan olmayı göze alabilir?
Kırılganlık çoğu zaman zayıflıkla karıştırılıyor. Oysa “ben de korkuyorum” diyebilmek, her şeyi bilmediğini kabul etmek, karşı tarafın hikâyesini dinlerken kendi hikâyenin eksik olabileceğini düşünmek ciddi bir cesaret gerektiriyor.
Üstelik siyasette bunun bedeli daha yüksek. Makyavelist siyaset bize güçlü görünmeyi, emin olmayı ve haklı olmayı öğretiyor. Belirsizlik arttığında kontrolü kaybetmekten korkuyoruz. Yanlış bir şey söylemek, kendi grubumuz tarafından eleştirilmek, karşı tarafın söylediklerinden etkilenmiş görünmek bile siyasi bir maliyet taşıyabiliyor.
Bunu söylerken Türkiye’deki........
