menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

(7) KURTULUŞ, MÜCAHEDE, MÜCADELE, İSTİKLÂL HARBİ, TÜRK-YUNAN SAVAŞI

17 0
20.08.2026

Zamanla Kemalistler diyeceğimiz modernist-milliyetçi önderliğin 1919’dan başlayarak  geliştirdiği siyasî söyleme, özellikle de devletçi boyutlarına ilişkin bazı gözlemlerden, şimdi, doğrudan doğruya ad sorununa, adlandırma, adını koyma sorununa geçiyorum: Tam ne diyorlar; genel lâfların ötesinde, nasıl bilinmesini istiyorlar verdikleri mücadelenin? Burada başlıca üç kalıp, üç etiket var, gerçekten etiket diyebileceğimiz: millî mücahede, millî mücadele ve istiklâl harbi.  Fakat günümüzde yerleşmiş bulunan (şimdi MEB’in değiştirdiğini öğrendiğimiz) kurtuluş savaşı veya ulusal kurtuluş savaşı tanımı Atatürk’e dayandırılmak istendiği için, onu da dördüncü bir alternatif olarak bu incelemeye katmakta yarar var.

Mustafa Kemal böyle mi koydu 1919-1922’nin adını? Tanımsal anlamda, bu bizim kurtuluş savaşımızdır gibi bir şey mi söyledi? Bir formül mü sundu ve tekrarladı, yerleştirmeye çalıştı?

Hayır, böyle bir şey göremiyoruz, o yıllarda kullandığı ifadelere baktığımızda. Kurtuluş sözcüğü bol bol geçiyor, ama spesifik değil jenerik bir yaklaşımla. 9 Ocak 1920’de Ankara’dan İstanbul’a, “Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri”ne çektiği telgrafta, “Gaye, milletin selameti ve vatanın kurtuluşudur” diyor örneğin. 25-26 Şubat 1920’de “Hakkari Mebusu Mazhar Müfit Beyefendi’ye” hitaben yazdıklarında, kendisi ve diğer Heyet-i Temsiliye üyelerinin “bu vatanın kurtuluşu, milletin selâmeti için ölünceye kadar çalışmak” istediğini vurguluyor. Büyük Millet Meclisi’nin açılması hazırlıkları bağlamında 21 Nisan 1920’de çektiği telgraf, kurtuluş sözcüğü ve kavramıyla dolu. Fakat neyin kurtuluşu? Sadece vatan ve millet değil, aynı zamanda din ve devlet, saltanat, hilafet, padişah ve tebası; hemen her şey içine giriyor. Aynen aktarıyorum (sadece kurtuluş sözcüğünün geçtiği yerleri italikledim): “Zatı Şevketsimatı Padişahileri’nin ve memaliki şahaneleriyle bütün tebaai mülûkanelerinin bir an ev­vel kurtuluş ve saadete nail olmaları duası ilaveten okunacak ve cuma namazının kı­lınmasından sonra da hatim tamamlanarak yüce hilafet ve saltanat makamının ve va­tanın bütün kısımlarının kurtuluşu maksadıyla vuku bulan milli mesainin ehemmiyet ve kutsiyeti ve milletin her ferdinin kendi vekillerinden meydana gelen bu Büyük Millet Meclisi’nin vereceği vatani vazifeleri yapmaya mecburiyeti hakkında vaazlar verilecektir. Ondan sonra Halife ve Padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve mil­letimizin kurtuluşu, selameti ve bağımsızlığı için dua edilecektir.”

Modernist-milliyetçi önderliğin dindar-muhafazakâr kesimlerle ittifakının doruğundaki bu erken aşamada, Mustafa Kemal’in talimatına harfiyyen uyuluyor; öyle ki, “bu açılış seremonilerinin İslâmî karakteri Osmanlı tarihinde görülen bütün benzer törensellikleri çok aşıyor ve sonraki yılların seküler devrimi konusunda hiçbir ipucunu içermiyor.”[1] Sonraki kullanımlarda bu tumturaklı dinî söylem iskonto edilirken, vatan ve bağımsızlık vurgusu öne çıkacak. 27 Aralık 1920 tarihli bir Heyeti Vekile (Bakanlar Kurulu) kararnamesinde, “Vatanın hakiki selamet ve kurtuluşu için ordularda fikri birlik ve mutlak itaatin ge­rek ve lüzumu”ndan söz ediliyor, örneğin. 1922 ortalarına geliyoruz. Sakarya zaferinden bu yana neden bir türlü taarruza geçilmediği sorgulanıyor. Mustafa Kemal cevabında, bunun tamamen taktik bir mesele olduğunu ifade ediyor ve gerekli bütün hazırlıkların tamamlanması için herkesi sabırlı olmaya çağırıyor (italikler gene bana ait): “Ordumuzun kararı taarruzdur. Fakat bu taarruzu erteliyoruz. Sebebi, hazırlığımızı bütünüyle tamamlamaya biraz daha zaman lâzımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha çok fenadır. (…) [Osmanlılar] Bize, içinde henüz düşman bulunan bu vatanı miras bıraktılar. Bu son vatan parçasını kurtarırken olsun, hırslarımızdan, hislerimizden feragat ederek temkinli olalım. Kurtuluş için… ba­ğımsızlık için önünde sonunda düşmanla bütün mevcudiyetimizle vuruşarak onu mağlup etmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz!”[2]

Bu tür alıntıları ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım durum değişmiyor: kurtuluş, saadet, selâmet, bağımsızlık genel kavramlar; buradan bir tanım, spesifik bir adlandırma çıkmıyor. Buna karşılık, var, bazı sürekli tekrarlanan ve hazır kalıplar olarak önerildiği, değişken de olsa o ânın resmî çizgisini oluşturduğu belli olan formüller. Bunların da başında, Cumhuriyetin otoriter laiklik sürecinde unutulan, ama yakın zamanda (politik amaç gütmeyen) araştırmacılığıyla Şükrü Hanioğlu’nun hatırlattığı “millî mücahede” geliyor.

Öyle birkaç kere kullanılıp rafa kaldırılan bir kavram da değil; özellikle 1919-1920 arasında sürekli gündemde. Daha Mustafa Kemal’in (daha önce zikrettiğim) 8 Temmuz 1919 tarihli askerlikten istifa telgrafıyla başlıyor (burada ve aşağıdaki bütün diğer alıntılarda, italikler bana ait): “Mübarek vatan ve milleti parçalanmak tehlikesinden kurtarmak (…) için açılan mücahede-i milliye…” “İngilizlerin, Harbiye Nazırı’nın ve Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi’nin değiştirilmesini talep etmeleri” üzerine, 22 Ocak 1920’de Heyet-i Temsiliye namına İstanbul’da Ali Rıza Paşa’ya çekilen telgrafta yankılanıyor (bu metni de daha önce “devlet” fikri bağlamında zikretmiştim): bu “tecavüz” karşısında susmak, diyor Mustafa Kemal, “hükümeti (…) bağımsızlık uğrundaki milli mücahedelerimizi askıya almış vaziyetine koyar. (…) İstanbul ile haberleşme İngilizler tarafından yasaklanırsa, milli bağımsızlık uğrunda milli ve dini mücahede ilan etmek yolunda ilerleyeceğiz!”[3] Aynı gün, aynı konuda Rauf Bey, Bekir Sami Bey ve Cami Bey üzerinden “bütün mebuslara” yolladığı şifrede de, “bu teşebbüs aleyhine milletin icra edeceği harekât, bağımsızlığın muhafazası için yapılacak mücahedeler cümlesindendir. İlk mücahedeler devresinde vazife milletin mebuslarınındır” ifadelerini kullanıyor.[4] Neredeyse iki ay geçiyor; bu sefer İstanbul işgal edildiğinde, 16 Mart 1920’de (a) yabancı devletlere gönderdiği “protesto”da, “haklarımızı ve bağımsızlığımızı müdafaa için giriştiğimiz mücahedenin kudsiyeti”ni vurguluyor[5]; ve (b) millete hitaben yayınladığı “beyanname”de, “Giriştiğimiz bağımsızlık ve vatan mücahedesinde Cenabı Hakk’ın yardımı ve inayeti bizimledir” inancını tekrarlıyor.[6]

Beş hafta geçiyor; Büyük Millet Meclisi kuruluyor, seçme ve seçilme hakkının tanımlanması gündeme geliyor. “Bu meclis üyeliğine, her fırka, zümre ve cemiyet tarafından aday gösterilmesi caiz olduğu gibi, her ferdin de bu mukaddes mücahedeye fiilen iştiraki için bağımsız olarak adaylığını istediği mahalde hana hakkı vardır” hükmü getiriliyor.[7] Buraya kadar olan bütün örnekler, hep 1919-1920’den. Daha önce BMM’nin açılışı bağlamında (Hanioğlu’na da dayanarak) belirttiğim gibi, bu ilk yıllarda geniş birleşik cephe içinde dindar-muhafazakâr kesimle ittifakı korumak özellikle önemli. İttihatçılıktan Kemalizme geçiş sürecindeki önderlik tek başına savaşamaz. Kitleye muhtaç. Kitle seferberlik ideolojisini de modernist milliyetçilik (Türkçülük) değil, Erik Jan Zurcher’in çok kullandığı ifadeyle (faraza Mehmed Âkif’te dile gelen) “Müslüman yurtseverliği” oluşturuyor.

Zaman içinde dengeler değişiyor kuşkusuz. Yeni askerî-bürokratik devlet sınıfının İttihatçılık onyılında sürekli yıpranan prestiji, 1918’de yenilgi ve Mondros’la dibe vurmuş, bu yüzden 1919’da Anadolu toplumunu son bir mücadeleye ikna etmeleri hayli zor olmuşken, 1921’de Birinci-İkinci İnönü ve Sakarya başarılarıyla tekrar toparlanıyor ve daha Büyük Taarruz öncesinde de belirli bir iade-i itibar sağlıyorlar. İktidara daha sıkı yerleşiyorlar. Zafer yaklaştıkça, iç ittifakların öneminden dış dünyada destek bulabilmeye doğru göreli bir kayma oluyor. Avrupa kamuoyunu ikna etmek açısından, “cihat” çağrışımlı, dolayısıyla Müslüman-Hıristiyan ayırımını öne çıkaran mücahede veya millî mücahede kavramı, yararlılığını kısmen yitiriyor. Gene de derhal ve toptan terkedilmiyor, çünkü bir devamlılık fikri ve duygusunu ayakta tutuyor. Nitekim Mustafa Kemal, Lozan’ın “dört senelik bağımsızlık mücahedemiz”i “milletimizin şanına layık bir barış ile” neticelendirdiğini söylerken, bu devamlılığı vurguluyor.[8] Çünkü bu, artık giderek netleşen iktidar-muhalefet ayırımında önemli bir nokta. Herhalde aynı kaygı, Cumhuriyetin ilânı üzerine Rauf Orbay’ın keyfîlik eleştirilerine cevap verirken Mustafa Kemal’in “mücahede” ile “Meclis iradesi” kavramlarını birleştirmesine de yansıyor: “Efendiler, cumhuriyet şeklini bir günde kanunlaştıran ve ilan eden, Rauf Bey’in de pek güzel tarif edip vasıflandırdığı gibi ‘bağımsızlık mücahedemizin yegane temel taşı olan ve milli hakimiyeti kayıtsız şartsız tatbikte yüksek kudret ve kabiliyet gösterdiği, yaptığı işlerin neticesiyle sabit olan, Büyük Millet Meclisi’ idi.”[9] Öte yandan, son iki alıntıda (Lozan ve Cumhuriyetin ilânı tartışmalarında) ilginç olan, “bağımsızlık mücahedemiz” diye yeni bir terkibin vücut bulması. Belki de bu, “mücahede” sözcüğündeki (önceki kullanım örneklerinde açıkça görülen) din vurgusunu istiklâl/bağımsızlık kavramı üzerinden kısmen de olsa yumuşatma ve sekülerleştirme çabasını yansıtıyor.[10]

Şu veya bu şekilde, “millî mücahede”den ikinci büyük etiket olarak “millî mücadele”ye bir geçiş başlıyor. Kamusal alanda, her ikisi başından beri içiçe mevcut. Örneğin 1 Mart 1920’de İzmir’e Doğru gazetesi “Bütün köylüler silâhlarıyla bu millî mücâdeleye iştirâk idiyorlar” diye yazıyor. Ama gördüğümüz gibi, resmî telgraf, tamim ve açıklamalarda uzun süre “mücahede” ağır basıyor. “Mücadele” iki açıdan farklı. Bir, din vurgusu yok. İki, işin içsel boyutunu ve bu açıdan İttihatçı onyılı ile devamlılığı öne çıkarıyor. Cumhuriyetin ilânından üç dört ay önce, 17 Haziran 1923’te Paşaili gazetesi, “Hâricden istîlâya, dâhilden hıyânete i’lân itdiği millî mücâdeleden muzaffer çıkan Türk gencliğini asıl şimdi bekleyen vazîfeler”den söz ediyor. “Dâhilden hıyânet” diye kastedilen, tabii daha önce sözünü ettiğimiz büyük gayrimüslim nüfus gruplarının, Rum ve Ermenilerin Wilson........

© Serbestiyet