Modern Yetimler-İsa Aras olayının farklı bir boyutu
Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi gözetip kollayan kimseyle ben cennette şöyle yan yana bulunacağız” — Hz. Muhammed
15 Nisan günü, İsa Aras Mersinli adlı bir ortaokul öğrencisi, bir okula girip öğretmenini ve arkadaşlarını öldürdü. Hepimiz bu olay karşısında büyük bir tepki verdik. Ama yüzleşmemiz gereken kritik bir soru var: Bu olay nasıl mümkün oldu?
Bu tür olaylar hiçbir zaman bir anda olmaz. Arkasında birikmiş bir hikâye vardır. Yalnızlık, öfke, kopuş. Olanlar kadar olmayanlar da önemlidir. Dolayısıyla bu hikâyelerde görünmeyen eksiklikler de bulunur. Nitekim olay sonrası ortaya çıkan bilgiler; failin kendisini yalnız hissettiğini, sosyal olarak izole yaşadığını ve iç dünyasında ciddi kırılmalar taşıdığını gösteriyor.
İşte bu yazıda bu suçun kendisini değil, bir felsefeci olarak o suçu mümkün kılan zemini anlamaya çalışacağım. Elbette bu sorunun tek bir cevabı yok. Ve benim ilk gün düşünmeden sosyal medyada paylaştığım “mafya kültürünü” yayan medyayı suçlamak gibi basit cevaplar da bu durumu tam olarak açıklayamaz (ne yazık ki düşünmeden yaptığım çıkarımlar genelde zayıf oluyor). Ben işin sadece bir boyutunun üzerinde duracağım. Bu boyut da elbette bütünü kuşatmıyor. Ama kanaatimce ailenin olası rolünü anlamaya yardımcı olacak bir açıdan bakma imkânı sunuyor. İlgilendiğim sor şu: Bir çocuk nasıl yalnız kalabilir ya da yalnızlık içinde büyüyebilir?
Eskiden yetimlik bir kaybın adıydı; anne ya da baba kaybının (evet, öksüz ve yetim ayrımının farkındayım ama ben burada her ikisine de yetim diyeceğim). Bugün ise garip bir çağda yaşıyoruz. Eskiden yetimlik bir “kayıp” iken, bugün artık bir “kopuş”un adı haline geldi. Bazen bir çocuğun hayatında herkes vardır ama yine de kimsesi yoktur. Modern dünyada çocuklar artık sadece anne babalarını kaybederek yetim kalmıyor. Bazen onları yanı başlarındayken, yavaş yavaş kaybederek büyüyorlar. Bu çocuklar aslında “ebeveynli yetimler” olarak yetişiyor. Evler dolu, odalar dolu, programlar dolu… ama kalpler boş. Bir felsefeci gözüyle bakarsak trajedimiz; mekânsal yakınlığın, varoluşsal uzaklığa engel olamamasıdır. Gelin biraz bunun üzerine kafa yoralım.
Yetimlik çok zor bir tecrübedir. Anne ya da babasını kaybeden bir çocuğun yaşadığı eksiklik, sadece bir kişinin yokluğu değildir; hayatından koskoca bir deneyim kümesi kopup gider. Modern psikolojinin kurucu yaklaşımlarından biri olan John Bowlby’nin bağlanma kuramı, bu eksikliğin neden bu kadar derin olduğunu açıklar. Bowlby’ye göre çocuk için ebeveyn, yalnızca bakım veren biri değil, aynı zamanda bir “güvenli üs”tür (secure base). Çocuk duygularını onunla düzenler, kendini onun gözünde tanır, dünyayı onun varlığı üzerinden güvenli ya da tehditkâr olarak kodlar. Bu yüzden yetimlik deneyimi, bireyin kendi benliğine ve çevresine bakışını kökten değiştirebilir.
Burada bir not düşmem önemli. Amacım kesinlikle yetimleri damgalamak değil. Ben de babasız büyüyen bir yetimdim; bu deneyim bana yabancı değil.
Yetimlik deneyimi, yukarıda saydığım faktörlerden dolayı güvensiz bağlanmaya neden olabilir. Bowlby’nin Bağlanma Kuramı çerçevesinde, ebeveynin yokluğu çocuğun dünyayı tehlikeli ve öngörülemez bir yer olarak kodlamasına yol açar. Bu durum yetişkinlikte aşırı kıskançlık, bağlılık korkusu veya patolojik düzeyde onay arayışı olarak tezahür edebilir. Kişi terk edilmekten yoğun bir şekilde korkabilir; ebeveyn yokluğundan ötürü kendini suçlarsa, derin bir değersizlik hissine kapılabilir.
Yetimlik deneyiminin konumuzla ilgili bir başka boyutu daha var. Ebeveyn, çocuğun içsel fırtınalarını dindiren bir “dış işlemci” gibidir. Bu işlemci yoksa çocuk öfke, korku ve keder gibi yoğun duygular altında ezilebilir. Bu da ileride depresyon veya dürtüsel şiddet eylemlerine zemin hazırlar.
Daha da önemlisi, yetimlik deneyimi kişiyi varoluşsal boyutta etkiler. Ebeveyn, çocuğun dünyadaki ilk “mana rehberi” ve anlamın kaynağıdır. Bu kaynak kuruduğunda çocuk; “Neden varım?” ve “Hayatımın amacı ne?” gibi varoluşsal sorulara cevap bulamaz. Bu boşluk, Aras örneğinde gördüğümüz gibi, dışarıdan gelen radikal ve karanlık ideolojilerle (mesela Incel kültürü) hızla dolabilir. Kalp anlam isteyen bir kaptır. Boşsa, hiç beklemediğiniz zehirli sular orayı doldurabilir.
Burada yazdıklarım size tuhaf gelebilir. “Aras’ın yetimlikle ne alakası var?” diyebilirsiniz. Belki de fiziksel bir yetimliği yoktu. Ancak bu saydığım etkiler, sadece ebeveynin fiziksel yokluğundan doğmaz. Bağlanma kuramının da işaret ettiği gibi asıl belirleyici olan şey fiziksel varlık değil, duygusal erişilebilirliktir. Yani bir ebeveynin hayatta olması, çocuğun psikolojik olarak sahiplenildiği anlamına gelmeyebilir. Hatta fiziksel olarak mevcut ama kalpte olmayan bir ebeveynin yarattığı yetimlik deneyimi çok daha derin ve kalıcı olabilir. Zira bir çocuk için en büyük yalnızlık kimsenin olmaması değil, birilerinin olup aslında orada olmamasıdır. İşte bu noktada “modern yetimlikler” başlar.
Tam da bu yüzden çağımızın bu ağır sorunuyla, modern yeni nesil yetimlerle yüzleşmemiz gerekiyor.
Yeni Nesil Modern Yetimler
Modern toplum, ebeveynin fiziksel kaybı dışında çocukları yetim bırakan yeni yöntemler icat etmiştir. Bu bölümde bunlardan........
