menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kılıç ile boyun arasında

16 0
19.05.2026

Fotoğraf: 1 Kasım 2023’te İsrail hava saldırısı sonucu Cibaliye mülteci kampında meydana gelen yıkım, AFP/Getty Images

“Kiminle konuşacağız? Bu bahsettiğiniz şey, kılıç ile boyun arasındaki bir tür konuşma olurdu. Müzakere etmek için her zaman bir taraf istenir. Ancak kılıç ile boyun arasında hiçbir müzakere olamaz.” — Gassan Kanafani

Savaşın adını kim koyuyor?

Ortadoğu üzerine konuşurken daha ilk cümlede yeniliyoruz. Haritaya bakıyor, devlet açıklamalarını okuyor, haber bültenlerinin soğuk diline sığınıyoruz: gerilim yükseldi, karşılıklı saldırılar oldu, bölgede tansiyon arttı… Bunlar tarafsız cümleler gibi duruyor; fakat tarafsızlık bazen hakikatin üstüne örtülen en temiz örtüdür. Bir şehir yıkıldığında “operasyon genişledi”, açlık savaş aracına çevrildiğinde “insani kriz” deniyorsa, orada yalnızca kelime seçimi değil, iktidarın dili vardır.

Benim meselem bu. Ortadoğu’da savaş rastlantı değil; kurulmuş, işletilmiş ve gerektiğinde yenilenmiş bir düzendir. Irak, Afganistan, Gazze, Lübnan, Suriye ve bugün İran’a dönük tehditlerde aynı aklın farklı yüzleriyle karşılaşıyoruz. Bu akıl bazen demokrasi der, bazen güvenlik, bazen terörle mücadele, bazen medeniyet. Sonuç benzerdir: Halkların hayat alanı daraltılır, kaynaklar yeniden paylaştırılır, sınırlar fiilen çizilir ve kimlerin ölebileceği belirlenir.

Irak ve Afganistan işgallerini birbirinden bağımsız iki askerî müdahale gibi okumak eksik kalır. 11 Eylül sonrasında ilan edilen “terörle savaş” doktrini, geçici bir öfkenin değil, uzun süreli bir emperyal stratejinin adıydı. Bush’un “hiç bitmeyen görev” diye sunduğu şey, dünyanın yeniden hizaya sokulmasıydı. Afganistan ve Irak ilk sahnelerdi; fakat savaşın haritası petrolün, doların, üslerin, borçların ve askeri-endüstriyel çıkarların haritasıyla iç içe geçiyordu.

Bu yüzden Irak işgalini yalnızca Saddam üzerinden okumak nasıl eksikse, Gazze’yi de yalnızca Hamas üzerinden okumak eksiktir. Emperyal akıl bugünü dünden koparır, saldırıyı bağlamından çıkarır, işgalin uzun tarihini görünmez kılar. Sanki şiddet bir sabah başlamış gibi konuşulur. Oysa şiddet bazen bombanın düştüğü anda değil, bir halkın suyu, sınırı, elektriği, toprağı ve hareket hakkı başka bir iktidarın iznine bağlandığında başlar.

Bugünün emperyal düzeni eski sömürge haritalarına benzemez. Daha kaygan, daha dağınık ve görünmez işler. Egemenlik tek merkezden hareket etmez; ulus-devletler, ulusüstü kurumlar, sermaye ağları, medya, hukuk, güvenlik bürokrasileri ve teknoloji şirketleri arasında dolaşarak çalışır. Bu merkezin adı bazen Washington, bazen Brüksel, bazen de “uluslararası toplum” olur.

İmparatorluk dediğimiz makine burada belirir: Dağınık görünür, ama sonuç üretir. Kimin suçlu, mağdur, terörist ya da müttefik sayılacağı bu makinenin içinde belirlenir. Hukuk bazen işler, bazen bekler, bazen de güçlü olanın arkasından yürür. Bir hastane vurulduğunda “karmaşık hedef”, bir ülke bombalandığında “önleyici meşru müdafaa” denmesi bundan bağımsız değildir. Dil, olayın parçasıdır.

Savaş artık yalnızca cephede yaşanan bir olağanüstülük değildir. Küresel düzenin yönetim biçimlerinden birine dönüşmüştür. Gazze’ye bakınca bunu çıplak biçimde görüyoruz. Savaş açlığın yönetiminde, yardım tırının bekletilmesinde, hangi görüntünün görünür kalacağına karar veren algoritmada, sınır kapısında, gemi rotasında ve veri tabanında var. Hayatın içine yayılmış, gündeliğin damarlarına kadar inmiş bir savaş biçimi bu.

Gazze’yi korkunç kılan şey yalnızca ölüm sayıları değil. Elbette o sayılar tek başına insanın boğazını düğümlüyor. Ama Gazze’de ölüm aynı zamanda idari bir meseleye dönüştürülüyor. İnsanların ne kadar yiyeceğine, hangi hastanenin çalışacağına, hangi mahallenin boşaltılacağına karar veren bir savaş bürokrasisi var. Bu yalnızca askeri şiddet değil; hayatı denetlemeye yönelen biyopolitik bir tahakküm biçimi.

Gazze bir coğrafya değil, deney alanı

Filistin Laboratuvarı’nın açtığı en........

© sendika.org