Ortadoğu’nun yeniden dizaynı: Emperyalist müdahaleler, enerji jeopolitiği ve bölgesel parçalanma
Fotoğraf: Husi destekçileri, 2 Ağustos 2024 tarihinde Yemen’in Sanaa kentinde Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerle dayanışma mitinginde, suikasta kurban giden Hamas lideri İsmail Haniye’nin posterinin yanında silahlarınu tutuyorlar, Ağustos 2024, Reuters
Osmanlı sonrası Ortadoğu’nun paylaşımı ve emperyalist düzenin inşası
Modern Ortadoğu’nun tarihsel biçimlenişi, bölge halklarının doğal toplumsal gelişim süreçlerinden çok, emperyalist müdahalelerin belirlediği siyasal mühendislik projeleri üzerinden şekillenmiştir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme süreciyle birlikte Ortadoğu, küresel kapitalist sistemin stratejik yeniden paylaşım alanlarından biri haline gelmiştir. Bu nedenle günümüzde yaşanan savaşları, mezhepsel çatışmaları, sınır krizlerini ve devletler arası gerilimleri anlayabilmek için öncelikle Ortadoğu’nun nasıl parçalandığını ve emperyalist merkezler tarafından nasıl yeniden tasarlandığını incelemek gerekir.
Yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik, askeri ve idari açıdan zayıflaması, Avrupa emperyalizminin bölge üzerindeki hesaplarını hızlandırmıştır. Sanayi kapitalizminin gelişmesiyle birlikte enerji kaynaklarına, ticaret yollarına ve stratejik limanlara duyulan ihtiyaç artmış; Ortadoğu bu yeni küresel sistem açısından yaşamsal önem kazanmıştır. Özellikle Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla birlikte bölge, Avrupa ile Asya arasındaki ticaretin merkezlerinden biri haline gelmiş; İngiliz emperyalizmi açısından Hindistan yolu üzerinde vazgeçilmez bir jeopolitik koridora dönüşmüştür.
Birinci Dünya Savaşı, yalnızca büyük imparatorlukların çöküşü değil; aynı zamanda Ortadoğu’nun emperyalist merkezler arasında yeniden paylaşılması anlamına gelmiştir. Savaş sırasında İngiltere ve Fransa arasında imzalanan Sykes–Picot Antlaşması, modern Ortadoğu’nun siyasal haritasını belirleyen en kritik dönüm noktalarından biri olmuştur. Bu anlaşma, bölge halklarının etnik, kültürel, tarihsel ve toplumsal gerçekliklerini dikkate almadan çizilmiş yapay sınırlar üzerinden yeni devletlerin oluşturulmasını öngörüyordu. Böylece Ortadoğu’daki sınırlar halkların tarihsel gelişiminin sonucu olarak değil; emperyalist çıkarların ihtiyaçlarına göre şekillendirildi.
Bu yapay sınırlar, sonraki yüzyıl boyunca sürecek olan birçok çatışmanın da temelini oluşturdu. Kürtlerin dört ayrı devlet arasında bölünmesi, Filistin meselesinin yaratılması, mezhepsel fay hatlarının devlet yapıları içine yerleştirilmesi ve kabile-toplum ilişkilerinin parçalanması; bölgenin sürekli kriz üretmesinin tarihsel altyapısını oluşturdu. Emperyalist güçler açısından amaç, güçlü ve bağımsız bölgesel birliklerin ortaya çıkmasını engellemek; birbirleriyle çelişki yaşayan zayıf devlet yapıları yaratmaktı. Bu politika, klasik “böl ve yönet” stratejisinin Ortadoğu’daki somut biçimi olarak işledi.
Özellikle İngiliz emperyalizmi, bölgedeki monarşik yapıları destekleyerek kendi çıkarlarına bağlı siyasal rejimler inşa etmeye yöneldi. Körfez şeyhlikleri ve hanedanlıkları bu süreçte yalnızca yerel yönetimler değil; emperyalist sistemin bölgesel uzantıları olarak örgütlendi. Daha sonra ABD’nin bölgeye hâkim olmasıyla birlikte bu yapıların büyük bölümü Amerikan güvenlik mimarisine entegre edildi. Böylece Ortadoğu’da siyasal iktidarlar ile küresel sermaye arasında bağımlılık ilişkileri derinleşti.
Ortadoğu’nun emperyalist paylaşımında petrolün keşfi belirleyici bir kırılma yarattı. 20. yüzyılın başlarında petrolün sanayi, ulaşım ve askeri teknolojiler açısından vazgeçilmez hale gelmesi, bölgeyi küresel kapitalizmin merkezlerinden biri haline getirdi. Özellikle Irak, İran, Suudi Arabistan ve Körfez hattındaki rezervler, emperyalist devletlerin doğrudan müdahale politikalarını hızlandırdı. Petrol artık yalnızca ekonomik bir meta değil; küresel hegemonya kurmanın temel araçlarından biri haline gelmişti.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin zayıflamasıyla birlikte ABD, Ortadoğu’da yeni hegemonik güç olarak öne çıktı. Özellikle Soğuk Savaş sürecinde Ortadoğu, Sovyet etkisinin sınırlandırılması açısından kritik bir cephe olarak görüldü. ABD bir yandan İsrail’i bölgesel askeri müttefik olarak güçlendirirken, diğer yandan Körfez monarşilerini kendi güvenlik eksenine bağladı. Böylece bölge, hem enerji kaynaklarının kontrol edildiği hem de küresel askeri üs ağlarının yoğunlaştığı stratejik bir merkez haline geldi.
Bu süreçte İsrail’in kuruluşu da Ortadoğu’daki jeopolitik dengeleri köklü biçimde değiştirdi. 1948 Arap-İsrail savaşı sonrasında Filistin halkının kitlesel biçimde yerinden edilmesi, bölge tarihinin en derin siyasal ve toplumsal travmalarından birini yarattı. Filistin sorunu yalnızca ulusal bir mesele olarak değil; emperyalist müdahalelerin ve bölgesel güç dengelerinin merkezindeki sürekli bir çatışma alanı olarak gelişti. İsrail’in Batı destekli askeri üstünlüğü, bölgedeki Arap rejimlerinin krizlerini daha da derinleştirdi.
Ortadoğu’nun yeniden dizaynı sürecinde mezhepçilik de önemli bir siyasal araç olarak kullanıldı. Özellikle İran devrimi sonrası Şii-Sünni gerilimleri, emperyalist müdahaleler ve bölgesel güç mücadeleleri tarafından sürekli beslenmiştir. Mezhepsel fay hatları üzerinden yürütülen siyaset, sınıfsal çelişkilerin üzerini örterek halkların ortak demokratik ve toplumsal taleplerinin parçalanmasına hizmet etmiştir. Böylece bölge halkları ortak sömürü ilişkilerine karşı birleşmek yerine, kimlik eksenli çatışmalar içine çekilmiştir.
Bugün Ortadoğu’da yaşanan savaşların önemli bölümü, yüz yıl önce oluşturulan bu emperyalist düzenin devam eden krizlerinden beslenmektedir. Irak’ın işgali, Suriye savaşı, Yemen’deki çatışmalar, İran–İsrail gerilimi ve Körfez’de büyüyen militarizasyon; emperyalist müdahalelerin tarihsel sürekliliği içinde değerlendirilmelidir. Çünkü Ortadoğu’daki kriz yalnızca bölgesel devletlerin politikalarından kaynaklanmamakta; küresel kapitalist sistemin enerji, güvenlik ve hegemonya ihtiyaçlarıyla doğrudan bağlantılı biçimde şekillenmektedir.
Bu nedenle Ortadoğu sorunu, yalnızca diplomatik müzakerelerle çözülebilecek dar bir güvenlik meselesi değildir. Bölgenin yapısal krizleri; emperyalist bağımlılık ilişkileri, enerji tekelleri, otoriter rejimler, eşitsiz gelişim ve tarihsel parçalanma dinamikleriyle birlikte ele alınmalıdır. Aksi halde ateşkesler geçici olacak,........
