menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kır-kent çelişkisi üzerine (2): Mahalleleri yeniden düşünmek

12 0
21.09.2026

“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

KIR-KENT ÇELİŞKİSİ ÜZERİNE (1): İŞÇİ SINIFI VE DEVRİM STRATEJİSİNİ DEMOGRAFİK-COĞRAFİ DEĞİŞİMLERLE YENİDEN DÜŞÜNMEK

Aidiyet ve mekân her ikisi de tarihin içinde birlikte şekillenen varoluşsal birer ihtiyaçtır. İnsan yaşadığı yer ile var olur. Bu anlamda mahallenin “kendinde bir devrimcilik” içerdiğini söylemek çok yanlış olmaz. Toplumsal devrimin üzerinde yükseleceği mekânların “mahal” olarak çok daha politik bir adlandırmayla anılmasında fayda vardır. Mahalle fiziksel, mahal toplumsal mekândır. 

Mahalle “kendinde”, mahal ise “kendisi için” devrimci olandır! Mahalle, sokaklar ele geçirildiğinde artık komünal bir yerleşkedir. Ya da şöyle söyleyebiliriz, ne zaman ki özel yaşam alanı ( Ev!) ile siyasal eylem alanı (Mahalle!) arasındaki mesafe alabildiğine kısalır, işte o zaman mahalle mahal olmuş demektir. 

Şehir ve mahalle komünleriyle (meclis, şura, konsey) kırlarda eko-sosyolojik komünlerin birleşik bir devrim stratejisiyle nasıl iç içe geçebileceğini tartışmalıyız. Kent meydanlarını, mahalle ve sokakları salt bir yaşam ve kavga alanı olarak değil, “şehir devrimi”nin gerçekleştirileceği alanlar olarak çok daha seçici, çok daha stratejik olarak yeni bir bakışla ele almalıyız. Fabrika, üniversite ve mahalle örgütlenmenin; meydan ise ayaklanmanın mekânıdır. Meydan, sesini duyurmanın, kendini göstermenin ve ‘ulusal’ olanın tüm dünyaya duyurulmasının (Gezi ve Tahrir Meydanı gibi) mekânı olduğu için gayet stratejiktir. Devrimciler üniversiteler ve fabrikalar kadar mahallelere odaklanmalıdırlar. İşçi sınıfının temsiliyet krizinin aşılmasında şehir ve mahalle meclisleri kritik rol oynayacaktır. 

Türkiye devrimci hareketi, şehir ve mahallelere soyut teorik açılımlar ya da nostaljik anlatımların ötesinde gerekli ideolojik-politik önemi verememiştir. Şehirler ve mahallelerin işçi sınıfını içerecek şekilde mücadelenin merkezinde olacağı bir devrim stratejisi ve programını güncelleyememiştir.  

1980 öncesinden farklı olarak şehir ve mahalleleri sadece bir kavga ve direniş alanı olarak değil, devrimin gerçekleştirileceği alanlar olarak görmek gerekmektedir. Şehir ve mahallere şuralar, meclisler, komünler kurulması gereken stratejik-taktik alanlar olarak yeni bir pencereden bakmalıyız. 

Bulvarlar iktidarın, sokak ve mahaller emekçi halkın, kent meydanı ise ikisinin mücadele arenasıdır. 

Devrimci mücadele açısından “mahalle”ye dair güncel ve bütünsel bir politik çerçevenin ortaya konulması, hâlâ bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Egemenlerin “meskûn mahalde muharebe stratejisi” ve neoliberal “kentsel dönüşüm” projeleri varsa bizim de bir “mahal devrimi”, “mahalleler devrimi” stratejimiz olacaktır, olmalıdır. Hiç unutmayalım, Gezi kent meydanı ile mahallelerin füzyonudur. Hiç planlı olmadığı halde kendini bir hükümet düşürme provası içinde bulmuştur.  

Bunları yazarken devrimin stratejisini “şematize etme” riski yok mu? Devrim stratejisini salt demografik, mekânsal değişimler üzerinden kurmak sadece kötü bir idealizm değil, çok yanlış bir mücadele doktrinidir de! Sınıf savaşımlarını tarihselliği ve güncelliğiyle okumadan yapılacak her girişim hüsrana uğramaya mahkûmdur. Bizim iddiamız şudur: Kapitalizme karşı siyasal devrim elbette mekânsal bir devrim değil, şehir ve kırların iç içeliğini temel alan toplumsal bir devrim olacaktır. 

Mao’nun köylerden kentleri kuşatma stratejisi, tarihte ikinci kez ama bu sefer, “ara bölgeler” dediğimiz, kentleşmiş köyler ve bitişik kentler arasındaki banliyölerin metropolleri çevrelemesi şeklinde ortaya çıkabilir mi? Kurtarılmış, izole kızıl siyasi iktidarlardan ziyade, (ki bu günümüzün dijtalize olmuş tekno-devlet koşullarında imkansızdır) bizzat kırsal bölgelerin, -buna sadece köyler değil belki daha fazla taşra kasabaları ve kentleri de dahildir- sahipleri tarafından örgütlenmiş ekolojik-sosyalist iktidar alanları düşünülmelidir. Kentleşen ama kent ahlakını dışlayan kırsal bir ekosistem üzerinde mutlaka düşünmek gerekir. Kapitalizmin durdurulacağı bir sınır olarak kentleşen köylere ve taşraya yönelmek yeni bir örgütsel perspektifimiz olmalıdır. Kırsalın kentselleşmesini kapitalizmin sonuna kadar yayılacağı geri dönüşü olmayan bir süreç olarak görmemek gerekir. Çünkü kırsalın bunu durduracak kendine özgü devrimci olanakları mevcuttur. Bunların bir kısmı tarihi, bir kısmı kültürel, bir kısmı ekolojik ve bir kısmı da insanların doğup büyüdüğü coğrafyayı ve nesiller boyunca ekilmiş toprağını vazgeçilmez bir miras olarak sahiplenmesinden kaynaklanmaktadır. Burada elbette bir ahlak, bir kutsiyet var. Kaldı ki, kentleşen köy göç etmesini gerektirmeyecek şekilde kendi sınırları içinde özgün, yerel bir proleterleşme yaşamaktadır. Örneğin yaşadığı bölge otoyollarla, orman kesimleriyle turizme ya da yeni maden ve sanayi komplekslerine açıldığında geçim kaynakları azalsa da şehre göç etmemekte, taşranın yeni kapitalist üretim ilişkilerine dâhil olmaktadır.  

Unutmayalım koskoca Roma İmparatorluğu'nun kentleri bir bir yıkıldığında sadece köyler ayakta kalmıştı. Çok uzağa gitmeye de gerek yok, bir zamanların otomobil sanayinin yıldızı olan Chicago şehrinin nasıl çöktüğü okunmaya değerdir. Bu Amerikan kentinin nüfusu son 20 yılda yarı yarıya azalmıştır. 

Şehir Komünleri ve yeni sınıf savaşı

Bugün de savaşlar, işsizlik, yoksulluk,........

© sendika.org