menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kır-kent çelişkisi üzerine (1): İşçi sınıfı ve devrim stratejisini demografik-coğrafi değişimlerle yeniden düşünmek

33 0
19.09.2026

“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.

Kentin kırsalı yutarak büyümesi, komşu kentlerle birleşmesi ve kırsalın kentselleşmesi devrim stratejisini değiştirir mi? Ya da ne kadar değiştirir?  

Küba’da bugün devrim yapmak isteseniz ilk olarak Moncado’ya mı çıkardınız? Fokoculuk Latin Amerika’da bugün de bir devrim stratejisi olabilir miydi? Ya da Çin’de bugün devrim yapmak isteseniz yine kırları mı temel alırdınız? Kent- kır nüfusu bu kadar tepe taklak olmuşken, sanayi ve dijital teknoloji bu kadar gelişmişken? Çin’in Şenzen kenti bir zamanlar küçük bir balıkçı köyü iken bugün 12 milyon nüfusuyla dünya telefon üreticilerinin merkez üssü, aynı zamanda proleter bir şehir ve yeni bir silikon vadisi haline gelmişken? Bu sorular aklınızda kalsın. 

Birleşmiş Milletlerin nüfus verilerine göre, 1950 yılında dünya genelinde nüfusu 1 milyondan fazla 86 kent vardı; 2015’te bu sayı 550, bugün ise yaklaşık 700 olmuştur. Evet, artık kent çağında yaşıyoruz. O bizi tükettikçe her ne hikmetse biz onu yüceltmeye devam ediyoruz! 2050’de yaklaşık 10 milyara çıkması beklenen dünya nüfusundaki bu artışa nerdeyse bütünüyle kentler katkıda bulunacak. Çin, Hindistan ve Brezilya’nın toplam kent nüfusu hemen hemen Avrupa ve Kuzey Amerika’nın toplam nüfusuna eşittir. Fransız Devrimi'nde tüm dünyanın nüfusu 20 milyondu. Şimdi bu nüfusu tek başına Tokyo taşımaktadır. Kentsel büyüme ve genişleme o denli hızlanmıştır ki coğrafyacılar, sosyologlar ve şehir planlamacıları “bitişik kentler” kavramını kullanmaya başlamışlardır. Brezilya’da Rio-San Paulo arasındaki 500 km’lik genişletilmiş metropol bölgesi, Tokyo-Yokohama arası, Mexico City ve çevresi ile Batı Afrika’da Gine Körfezi bitişik şehirlere çarpıcı örnekleridir. (BM verileri) Bizce Çorlu- Çerkezköy’den başlayıp İstanbul’u geçerek Bursa’yı da içine alan Bolu sınırlarına kadar dayanan alan da bir kent bölge ya da bitişik kent özelliği taşımaktadır. 

Marx, “Kent ile kırın ayrılması her tür gelişkin ve meta mübadelesinin aracılık ettiği işbölümünün temelidir. Toplumun bütün iktisadi tarihinin bu karşıtlığın hareketinde özetlendiği söylenebilir" demişti. Oysa şimdi kent ve kır birleşiyor. Bu elbette yeni bir işbölümüdür ve yeni bir sınıf siyasetini, dolayısıyla yeni bir devrim stratejisini gerektirir.  

Banliyö hem zenginler için şehrin dışında korunaklı bir muhit hem de şehir merkezinden dışlanan emekçi halk için gecekondu ve sosyal konut alanlarından oluşan mahallelerdir. Ama mesele şu ki eski kent merkezinden tasfiye edilen emekçiler bu sefer kendi şehriyle bitişik komşu kent arasında kalan banliyölerde yaşayarak her iki kent ile ilişkili hale gelmiştir. Bizim de henüz tam tanımlayamadığımız karşılıklı daha karmaşık bir etkileşim söz konusudur. Ancak bu konuda ilk söyleyeceğimiz, şehirlerin kendi resmi- demografik sınırlarını köy ve kasabaları yutarak komşu şehirlere kadar uzanması onun -metropolün- emekçi kuvvetlerin kuşatmasından kurtulamayacağı manasına gelmektedir!  

Kır-kent çelişkisinin dönüşümüyle, çok katmanlı bir emekçi kuvvetler birleşimiyle karşı karşıyayız. İşçi sınıfı; köy ve kasabaların metropol kapitalizmi tarafından ele geçirilmesiyle küçük üretici köylülük, tarım işçileri ve geçimini kendi toprağını işleyerek kazanan diğer kır yoksulları ile mekânsal olarak nerdeyse bir araya gelmiştir. Bugün İstanbul proletaryasından ziyade İstanbul’dan Adapazarı ve Düzce’ye kadar, hatta Bursa’yı da içine alan çok katmanlı bir emekçi kuvvetlerin varlığını görmeli, buna dikkat çekmeliyiz. Mersin, Adana, İskenderun, Hatay da bir bitişik kentler silsilesi bir “kent bölge” dir. Çorum, Amasya, Tokat, Sivas bir kent bölgedir. Çorlu’dan İstanbul’u geçerek Bursa’yı da içine alan ve Bolu’ya kadar uzanan bölge ülkenin en büyük bitişik kentler silsilesidir. İşçi sınıfının küçük üretici köylülük, tarım işçileri ve diğer kır yoksulları ile iç içe geçtiği, bu anlamda yeni ve farklı bir emekçi kuvvetler kuşağının tohumlarının atıldığı alanlardır buralar. Tekelci kapitalizm kent rantı ile kırsaldaki rant alanlarını birleştirerek işçi sınıfı ve kırsaldaki emekçi sınıfları ortak bir mücadele ve örgütlenme hattına doğru itmektedir. Bunu nesnel bir gelişim olarak okumalıyız. 

Kentlerin kendi evrim tarihi içinde dayanabileceği en son fiziksel ve demografik sınırlara dayanması toplumsal proletaryanın o çok katmanlı yeni bileşiminin maddi temelidir. 19. ve 20. yüzyılda kapitalizm işçi sınıfını kentlere doldurarak kendi “mezar kazıcılarını” yaratmış, devrimci proletarya burjuvaziyi alt edemese de kentin sözü sayılır, sözü geçen efendilerinden biri olmuştur. Reel sosyalizmin çözülmesi ve neoliberal politikalarla kentten uzaklaştırılan, sürgüne gönderilen sınıf bugün sadece yeni bileşimi ile değil, yeni demografik-coğrafik konumuyla kendi içinde harmanlanma dönemindedir. Kapitalizm işçi sınıfını sürgüne göndererek çok katmanlı yeni bir emekçi kuvvetler ordusu yaratmaktan kendini kurtaramamıştır. Şimdi en çok bunu tartışalım.  

Günümüzde “kente göç” artık tek taraflı bir sosyal olgu değildir. Birçok durumda taşra ya da kırsalda yaşayan insanlar artık kente göç etmek zorunda kalmıyorlar, kent onlara göçüyor! Köyler bölgesel pazar ya da butik/turistik kasabalar haline gelirken........

© sendika.org