menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Soluğu rüzgar olan: Osman Yaşar Yoldaşcan

23 0
29.09.2026

Bir ışık patladı öfkeli bulutlar arasında Güneşe ulaşan ilk çiçek selamıydı yanan Rüzgârın yelesindeki nehir Çoktan uzaklaşmıştı kanlı pusulardan Ve kalesinde soluğu rüzgâr olan Ölmeden indirmedi bayrağını burçlardan

Yazının başlığını proletaryanın ölümsüz şairi sevgili Adnan Yücel’den ödünç aldım; onun Osman Yaşar Yoldaşcan için yazdığı "Gelenek Tohumu" şiirinin bir dizesi daha doğrusu. Daha önce ondan başka birisi kullandı mı bu şiirsel ve mecazi deyimi bilmiyorum. Kulllandıysa da kullandığı özne ile bu şiirdeki kadar bütünleşebildi mi acaba bilemem. Ama bildiğim tek bir şey var, Adnan Yücel’in bu şiirini kim okursa okusun, benim kafamda olduğu gibi binlercesinin kafasında da belirmiştir hemen, "Bir kuytuda durup sessiz bir gürültüyle dostuna suskunluğun zincirlerini kırmam gerek diyen bir rüzgar soluklu."  

Öyle bir rüzgar solukludur ki o, her çukurunu bir siper, her penceresini tanık yaptığı Bağcılar yokuşunu bile altın harflerle yazmıştır tarihe; yüreğini bayrak yapıp çekmeden önce o inşaatın kalesine.  

Sonrası "doruklaşan bir kaya " ve "sancaklaşan al bir mendil"dir şairin kaleminden akıp giden ve bunu üzerine daha ne yazılabilir ki artık dedirten. 

Gerçekten de, yaşantısına şöyle bir göz atıldığında hep rüzgar soluklu olduğu görülür onun. Ve pek tabi o soluğa zaman zaman eklediği o güzelim"çiçek yüklü fırtınaları" da gülümser bulursunuz bir köşeden. .  

1967 yılında girdiği üniversite giriş sınavlarında 46 bin öğrenci arasından 512 puan alarak Türkiye birincisi olarak duyulmuştu onun adı ilk defa. Çocukluğundan beri teknik konulara olan ilgisi nedeniyle ODTÜ Fizik Bölümü'ne kaydını yaptırdığını yazmıştı gazeteler daha sonra. 

Üniversite yıllarında da ilk günden itibaren derslere olan ilgisi, sorgulayıcı tavırları ve her sınavdan aldığı tam notlarla aldığı "sınıf birinciliği" unvanıyla da tüm hocaların dikkatlerini çekiyor kısa sürede. 

Sadece hocalarının mı? Aynı zamanda yeni yeni filizlenmeye başlayan 68 gençlik hareketinin de önemli figürlerinden biri oluyor çok geçmeden. Üniversite gençliğinin akademik, demokratik mücadelesi için ayağa kalktığı, seslerini duyurmaları için dersleri boykottan okulların işgaline kadar varan eylemliliklerin yaşandığı bir dönemdi o dönem ve Vietnam kasabı Komer'in arabasının ODTÜ’de yakılması da dahil olmak üzere, bir çok antifaşist, antiemperyalist eylemde de yer almaktadır fırsat buldukça. 

Ülkenin son gazla 12 Mart 1971 Muhtırası’na gittiği bir süreçtir ve başta dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay olmak üzere 1961 Anayasası’nın sunduğu özgürlük ortamının Türkiye’deki sol hareketler, öğrenci eylemleri ve işçi grevleri için "fazla lüks" olduğu algısının yaygın bir şekilde işlenmeye başladığı bir dönemdir. 

10 Ocak 1965 günü Amerikan firmasına karşı, Zonguldak maden işçilerinin başlattığı grevde kurşunlanarak öldürülen Mehmet Çavdar ve Satılmış Tepe isimli iki işçi önderinin katli dışında hiçbir siyasal amaçlı cinayet yok o günlerde. Ta ki 1968 yılına gelinceye kadar. 

Ne gariptir, üç yıl sonra, yine Amerikan emperyalizmine karşı bir eylemde ortaya çıkıyor yeniden ikinci cinayet; Amerikan 6. Savaş Filosu'nun İstanbul’a gelişini protesto eylemlerinde. Büyük abiye dokunan yanardır anlatılmak istenen ve geceyarısı İTÜ (İstanbul Teknik Üniversitesi) yurdunu basan polisler Vedat Demircioğlu’nu üçüncü kattan aşağı atarak öldürürler. Bir nevi milat olan bu baskının ardından hızla tırmanan olaylar sonucu, 1970 yılının sonuna gelindiğinde adına büyük basının "öğrenci olayları" denilen bu faşist saldırılarda onlarca genç yaşamını yitirmişti.  

İTÜ yurtlarına yapılan polis baskını olayları tetiklerken Ankara’nın işaret fişeği de 14 Ocak 1971 günü Osman Yaşar Yoldaşcan’ın da öğrencisi olduğu ODTÜ’ye yapılan baskın olmuştur.  

Ankara İş Bankası Emek Subesi’nin soyulmasından iki gün sonra, soygunu bahane eden güvenlik güçlerinin, bütün güçleri, bütün kinleri, bütün öfkeleriyle yaptıkları bu baskın da Ankara’daki mücadelenin miladı olarak geçecekti tarihe.  

Ardından, büyük puntolarla "VUR EMRİ" başlığı altında, Deniz Gezmiş, Kor Koçalak, Yusuf Aslan gibi isimlerden oluşan arananlar listeleri yayınlamaya başlanmış, bu listelere her gün yeni yeni isimler eklenmiştir. 

Basın ve radyo haberlerinde ilk kez "şehir gerillası " sözcüğünün, kullanılıp bunların yakalanmasına yardım edebilecek "muhbir " vatandaşlara para ödülü vaat edilmesinin hemen ardından gelir SBF’ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) polis baskını; hem de ne baskın ama. Savaşı andıran korkunç çatışma karelerinin yer aldığı gazete sayfaları dehşete düşürüyordu görenleri. 500’e yakın gözaltı, polis arabalarında taciz edilen gencecik kızlar, yerlerde sürüklenen, öldüresiye dövülen öğrenciler, sağa sola saçılmış kitaplar, kalemler...

O andan sonra da hızla gelişiyor olaylar.  

Bunu bahane eden generaller anarşi ve kardeşlik söylemleri altında, 12 Mart 1970 günü veriyorlardı ünlü muhtıralarını.  

12 Mart Muhtırası'ndan beş gün sonra yakalanmıştı Deniz Gezmiş, Şarkışla’da, Yusuf Aslan ile birlikte. 

Ardından Nurhaklar, Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadır Manga...

Kürsüsüz bırakılan üniversiteler, faşizan zorbalıkla değiştirilen Anayasa, kapısına kilit vurulan sendikalar, tutuklanan öğretim üyeleri, aydınlar, gazeteciler... 

Binlerce gözaltı, ayyuka çıkan işkence iddiaları, bol keseden istenilen idam cezaları, her gün onlarcası eklenen arananlar listeleri. Ne radyo spikerlerinin nefesi yetiyor olaylara yetişmeye ne gazete manşetleri. 

İşte tam da böylesi bir ortamda gelir İzmir Ziraat Bankası, 4 milyonluk banka soygunu; o güne dek yapılanların en büyüğü. 

Gerçek anlamda bir örgütü yok Osman Yaşar Yoldaşcan’ın o günlerde. Ankara’da "Basın Yayın Komünü " olarak anılan ya da"Aktancılar " olarak bilinen küçük bir öğrenci grubunun içinde yer alıyor. Ve öyle bir dönem ki geçilen, her şey sahte kimlik etrafında dönmek zorunda; sahte nüfus cüzdanı, sahte ehliyet, hatta ev tutabilmek için çok faydası olan sahte evlenme cüzdanları. Ve o kadar az ki o dönemde bu sorunun altından kalkabilen. Titiz bir çalışmanın eşlik ektiği parlak bir zeka ve zanaatkar ineliğiyle kısa bir sürede çözer bu sorunu da Osman. Eğer onun bu becerisi olmasaydı belki de hiç yapılamayacaktı o eylem.  

Sadece kimlik sorunu mu? Yolları kesilmiş, abluka altına alınmış, komando birliklerinin cirit attığı, helikopterlerin havadan taradığı günlerde paraları gizleme ve nakletme görevi de Osman ile bir grup yoldaşının omuzlarındadır. Başarıyla tamamlamalarına rağmen görevlerini çok geçmeden yakalanırlar eyleme katılan ve yardım edenlerin hemen hemen hepsi. 

22 yaşında genç bir devrimcidir Osman Yaşar Yoldaşcan o zamanlar; ne Ankara ne de İzmir polisi ağzından tek kelime alamaz soygun ile ilgili. 

Gözaltından kaçmayı bile düşünür bir ara; İzmir’de, Hilal Karargahı diye anılan, girişte, ifadelerin alındığı yazıcı bürosunun altında, arkadaşlarıyla birlikte tutuldukları ahır gibi küçücük bir yerde. Eline geçirdiği küçücük bir metalle duvarı delmeyi dener, zorlu bir çalışma sonunda başarır da üstelik. Ancak Stefan Zweig’in dediği gibi yazgının hep güçlülerden ve zorbalardan yana olmasından mıdır bilinmez, o gün onu gözaltından alıp mahkemeye çıkaracağı........

© sendika.org