Dinde ‘âdet’e yer var mı?
Örf ve âdet, birbirine yakın kavramlardır. Örf, duruma göre kanun ve ahlak yerine geçebilen, fakat gerçekte kanun olmayan davranış kalıbı iken; âdet, bir topluluğun yapmaya ve uymaya alışageldiği ve topluluk tarafından yapılması gerekli görünen davranış kalıbını ifade eder. Örf, âdete göre daha güçlü, âdet ise, örfe göre daha yumuşaktır.
Mecellenin 36. maddesinde geçen “âdet muhakkemdir” kaidesini bu bağlamda hatırlayabiliriz. Yani, ihtiyaç halinde âdetin hakemliğine müracaat edilir. Belli şartlarda, hemen her toplumun âdetleri, hükümleri belirlemede etkili olabilmektedir.
Âdet konusunda -trafik işaretleri örneğinde görebileceğimiz gibi- evrensel âdetlerden bile söz etmek mümkündür. Bunlar dinî değillerdir, ama din tarafından ret de edilmezler.
Hemen her yörenin kendine göre âdetleri olabilir. Bediüzzaman, kendi memleketinden şöyle bir örnek verir:
“Memleketimizde medrese talebelerinden birisi bir kitabı bitirse veya başlasa, bir tatlı veya yemek meftuhane veya mahtumane diye vermek âdettir.”[1]
Bunlardan meftuhane tatlısı veya yemeği kitaba başlandığında, mahtumane ise kitap bitirildiğinde verilmektedir. Bu tür âdetlerde İslam’ın bunu emredip emretmemesine bakılmaz, yasaklamamış olması yeterli görülür.
Bediüzzaman, eserlerinde âdet kavramını hayli kullanır, bir kısım İslamî meseleleri bu kavram çerçevesinde halleder. Mesela:
Arefe gününde bin İhlas-ı Şerif okumak
Arefe günü, Kurban Bayramının bir gün öncesidir. Adını, hacıların o günde Arafat’ta vakfeye durmalarından alır. Bediüzzaman, kendi yöresinden arefeyle ilgili şöyle bir uygulamayı anlatır:
“Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlas-ı Şerif okurduk. Ben........© Risale Haber
