‘Başit Başında Buz Tuttu!’
Temmuz sonlarına doğru hava birden soğumaya yüz tuttu. Zirveleri mesken eden bulutlardan dökülen yaz yağmurlarına eşlik eden sert rüzgârlar, tahkim edilen kulübeye tesir etmese de dışarıya kar yağacakmış gibi soğuktu. Helaya gidip gelmek, bir sütrede abdest almak bile dişlerin birbirine vurmasına yetiyordu. Akşam demlerinde çöken sisle birlikte göz gözü görmez olmuştu.
Bu mevsimde sık görülen bir şey değildi ama bazı talebelerde tedirginlik meydana getirmiş, Van'a erken dönme ihtimaliyle üzüntüye kapılmışlardı. Başit Dağının hür havasını, ıssızlığını, yalnızlığını çok sevmiş; birbirleri ile de etle tırnak gibi kaynaşmış, ayrı bedenlerde tek ruh olmuşlardı. Birisinin tırnağı taşa değse hepsinin canı yanıyor, birsinin küçük sevinci hepsinin büyük süruru oluyordu.
Saatlerce süren verimli dersler, çeşmeye iniş ve çıkışlar, zirve yürüyüşleri, her gün bir başkası devreye alınan oyunlar Başit'in asırlık sessizliğini, suskunluğunu bozmuş, dile getirmişti. Başit, artık Şeyh Adiyy'in muhayyel kabriyle bir başına değildi; Bediüzzaman ve talebelerine ev sahibliği etmenin hazzını yaşıyordu.
Ne var ki, erken gelen bu yağmur, bu beklenmedik keskin soğuk bu sevinç ve sürur iklimine gölge düşürmüştü. Abdulmecid, abdest dönüşünde donacakmış gibi kulübeye girdiğinde Molla Resul takılmadan edemedi:
"Kar mı yağıyor Abdulmecid, ne bu halin?"
Abdulmecid'in elleri ihtiyarsız bir şekilde kızarmış büyük kulaklarına gitti. Gülümsedi, herkesin Seyda'sı ama kendisinin abisi Bediüzzaman'ın şefkatle mütebessim çehresine kaydı bakışları.
"Kar yağsa belki de bu kadar soğuk........
