Amerikan Hapishanesi
Biz bugün onun defterlerini 80 yıldır içinde bulunduğumuz ve her on yılda bir duvarları biraz daha yükselen, kuralları biraz daha baskıcı hale gelen “Amerikan Hapishanesi’nde okuyoruz. İki hapishane arasındaki en temel fark, bizimkisi mahkumları tarafından akıl almaz bir aşk ve şevkle inşa edilen, girmek ve çıkmamak için mücadele edilen dünyanın ilk hapishanesi olmasıdır.
Son yıllarda yeniden keşfedilen Gramsci’nin “geçiş dönemi” tespiti (daha doğrusu bir tek cümlesi) alakalı alakasız hemen her krizi izah eden parlak bir cümle haline geldi. Marksist bir teoloji, kavram ve düşünce dünyası içerisinden, kapitalizmden sosyalizme geçişin sancılarını tartışan Gramsci, neo-liberal finansçılardan radikal solun sözcülerine, iklim değişikliği aktivistlerinden dev petrol şirketi CEO’larına, popülist siyasetçilerden akademisyenlere, futbol hocalarından yüksek teknoloji şirketi patronlarına kestirmeden krizlerini açıklayan bir “malzemeye” dönüştü. Hapishane Defterleri’ndeki cümlede geçen “fetret devri”, “eskinin ölmesi, yeninin doğmaması” ve hepsinden daha fazla da “marazi tezahürler” retorik terörüne dönüşecek kadar sık tüketildi. Gelinen noktada, Gramsci’nin muradından geriye, rakip ideolojik veya alakasız sektörlerin sözcülerinin dilinde tekrar yoluyla bağlamı da anlamı da tağşiş edilerek sıradanlaşmış bir yüzergezer gösteren kaldı. Artık Gramsci’nin ne dediği önemli değildir. Zira herkesin kendi krizini, geçiş dönemini, marazlarını ve tehditlerini bir iktibas cümlesiyle tavzih etme imkânı vardır. Sonuçta, Gramsci popüler referansı, farklı aktörlerin kendi “fenomeni morbosi” tespitleri eşliğinde kaygılarını, gündemlerini ve bugüne dair teşhislerini meşrulaştırdıkları seyyar bir metafor işlevi görmektedir.[1]
Bütün bu tabloya rağmen, Gramsci’nin, “yeninin zuhuru” tartışmasını yaparken, ara bölüm başlığı olarak da kullandığı “otoritenin krizi” bugün küresel düzeyde yaşanmakta olan sancılar için çok daha açıklayıcı olabilir. Mezkûr cümlesini kurmazdan evvel “otorite krizi”nden bahsederken, egemenlerin “artık liderlik yapmadıklarını” sadece “tahakküm” ederek hükmetmelerinin oluşturduğu sorunu tartışmaktadır. Bugün küresel jeopolitik kriz derinleşirken, bütün dünyanın tecrübe ettiği mesele de 1945 sonrası Washington marifetiyle inşa edilen küresel düzenin yaşadığı benzer bir “istikamet belirleme ve tahakküm krizi” şeklinde ortaya çıkıyor. Bu sorun tam da Gramsci’nin bağlamını kurduğu anlamıyla değer, kural, hukuk, ideoloji ve teamüllerin bunalıma sürüklendiği bugünkü krizimizi de tarif edebilir.
Kendisinin kurduğu düzenden çekilmek isteyen ama dominant gücünü kaybetmeyi de reddeden hegemonun kriziyle karşı karşıyayız. Bu kriz her ne kadar yekûn olarak Batı’nın yeni küresel ekonomik ve jeopolitik küresel hizalanmayı hazmetme sancısı olsa da bugünkü ismi “Amerikan Sorunu”ndan başkası değil. Tam da burada Gramsci ile ortak bir noktamız bulunuyor. Bu paydaşlığımız Gramsci’nin yazdıklarında veya hermenötik tağşişe uğramış cümlesinde değil. Bizi Gramsci ile ortak kılan şey onun bu satırlarını yazdığı yer: Hapishane. Gramsci defterlerini yazarken on yıl boyunca Mussolini’nin hapishanesindeydi. Biz bugün onun defterlerini 80 yıldır içinde bulunduğumuz ve her on yılda bir duvarları biraz daha yükselen, kuralları biraz daha baskıcı hale gelen “Amerikan Hapishanesi’nde okuyoruz. İki hapishane arasındaki en temel fark, bizimkisi mahkumları tarafından akıl almaz bir aşk ve şevkle inşa edilen, girmek ve çıkmamak için mücadele edilen dünyanın ilk hapishanesi olmasıdır.
20. yüzyılın ortalarına kadar, imparatorluklar bütün haşmetiyle, inşa ettikleri şehirleri ve ordularıyla gözümüzün önündeydiler. Geçen yüzyılın ikinci yarısından itibaren ilk kez imparatorluk bir yönüyle görünmez yapıların üzerinde hareket etmeye başladı. Bu değişim Amerikan düzenini görünür tahakküm merkezleri olan küresel askeri konuşlanmasının çok ötesinde bir güç projeksiyonuna denk gelmektedir. Amerikan imparatorluğu bugün tam anlamıyla bir yeraltı ve görünmez yapıların üzerinde(n) gücünü koruyor: Fiber optik kablo ağı, enformasyon akışı, internet, dev veri merkezleri, finansal ödeme sistemleri, dolar saltanatı, silah satış ve kullanım sınırları, yazılı ve fiili ceza sistemi, tarife ve (birincil/ikincil) yaptırım rejimleri, sözleşme ağları, kompleks yarı-iletken üretim sistemleri, telif hakları, kültürel hegemonya unsurları gibi araçların üzerine kurulmuş bir “yeraltı imparatorluğu”. Birçoğu küreselleşmenin tabii neticesi olarak inşa edilen ve ticaret hacimlerinin artmasını hedefleyen altyapı sistemleri Amerika’nın elinde hem birer silaha hem de kaç(ınıl)ması çok zor (veya maliyetli olan) kontrol ve ceza düzenine dönüştürüldü.[2]
Görünmez İmparatorluğun İnşası
Yıllarca eski dünyanın “duvarlarla” bölündüğünü, yeni dünyanın ise “ağlarla” birbirine bağlandığını dillendiren yeni çağ evanjelistleri, bu kontrol düzeninin üzerine kurulduğu “dünyanın düz” olduğunu dillendirecek cezbeye de geldiler. Küresel ticaret, artık malların takası değil bütün dünyayı üretimin, taşımanın ve satışın adem-i merkeziyetçi şekilde parçası hale geldiği bir fonksiyondu. Küresel düzenin temel vazifesi bu fonksiyonun pürüzsüz çalışmasını sağlamaktı. Bu iki boyutlu düz dünya artık bir imparatorluk (imperium) sahası değil alışveriş (emporium) alanından ibaretti. En azından 11 Eylül’e kadar bu parıltılı hikayenin ve söylemin karşısında durmak pek kolay değildi. Herkes “düz yolda” mesafe kazanmak istiyordu. 11 Eylül sonrası, dünyayı düz görecek kadar birbirine bağlayan bütün ekonomik, finansal, ticari, hukuki, iletişim ve güvenlik ağlarının hızlı bir şekilde ABD’nin elinde silahlandırılarak küresel bir hapishane düzenine geçilebileceği görüldü. ABD, artık Soğuk Savaş sonrası ayakta kalan tek süper güç değildi. Aynı zamanda hiçbir zaman sahip olmadığı kadar süper güçleri olan bir devletti. Amerikan küresel ağ emperyalizmini, tahakkümünü ve kontrolünü hararetli bir şekilde inşa eden sürükleyici akımın, dünyanın düz olduğuna kanaat getirecek kadar mal, hizmet, sermaye, bilgi ve emek dolaşımına inanan, devletlerin karşısında bireyin mezkur ağlar tarafından korunacağına, artık otoriteryanizme dönüşün imkansız olduğuna ve tarihin sonuna erdiğimize iman eden liberal yaklaşım olması da tarihin bir cilvesi olsa gerek. Eğer bugün neredeyse kusursuz bir küresel faşizmden bahsedeceksek, bunu keskin inançlı liberalizm teolojisinin ürettiğini de söyleyebiliriz.
Bugün Amerika’nın neredeyse tamamen kendi tasarrufuna aldığı küresel komünikasyon, finansal, ticari ve hukuki altyapının hemen her bir unsuru liberal hülyalar eşliğinde özel sektörün başlattığı girişimlerdi. Özellikle 11 Eylül’den sonra Amerikan İmparatorluğu bu küresel altyapıyı, “terörle savaş” konsepti zemininde, oldukça zahmetsiz ve itirazsız bir şekilde tamamen tahakkümü altına alarak kendi silahına dönüştürdü. Tahakkümün en kalıcı biçimleri, çoğu zaman tahakküm olarak görülmez. Bunun yerine, özellikle geçen yüzyıldan beri, bu tahakküm şekli bir düzen, zorunluluk, alışkanlık, rasyonalite ve sağduyu olarak tecrübe ediliyor. II. Dünya Savaşı sonrası oluşan sistemin gücü yalnızca cezalandırma kapasitelerinde değil, dünyayı öylesine kapsamlı biçimde tanımlama imkanında yatıyordu ki alternatifleri irrasyonel ve tehlikeli olarak mahkûm edildi. Amerikan Hapishanesi finansal, hukuki, askerî, diplomatik, kurumsal, teknolojik ve kültürel altyapı üzerine inşa edildi. Hapishanenin yaygın bağımlılık altyapıları üzerinden işleyen sistemi iktidar araçları olarak değil, meşru aktörlerin içinde hareket etmek zorunda olduğu tarafsız çerçeve olarak kabul edildi. Çoğu zaman gönüllü bir şekilde bu hapishaneye girmeye ve kalmaya çalışan ülkeler, tahakkümü düzen, hiyerarşiyi kurallar, dayatmaların ise küreselleşme olarak sindirmekte bir sorun görmediler. Zaten liberal anlatı da totaliter ve özcü gücüyle, farklı tartışmaları ve alternatif yaklaşımları ezmekte fazla bir sorun yaşamadı.
Kaldı ki bu sistemin, hiçbir zaman yaygın anlamda evrensel ve tarafsız bir mimarisi olmasa da fayda üretmediğini de iddia etmek mümkün değildir. Amerikan liderliğindeki bu düzen, dünyanın genelinde belli kesimler için uzunca bir dönem istikrar, Roma’dan bu yana ilk kez büyük askeri güçler arası doğrudan savaşın olmadığı bir 80 yıl, sermayeye erişim, geçen yüzyıllarla mukayese edilmeyecek şekilde fakirlikten çıkış ve temel hizmetlere ulaşım, asgari kalkınma, teknolojik yayılım, bilgiye ve eğitime ulaşım, askeri koruma ve kurumsal öngörülebilirlik sağladı. Bu düzen, Amerikan maddi üstünlüğü ve daha geniş Batı normatif otoritesi etrafında inşa edilmiş tarihsel olarak özgül bir hiyerarşiydi. Aslında özünde itiraz edilemeyecek bazı kuralları da evrenselleştirdi, fiilen tek taraflı olanı ‘karşılıklı bağımlılık’ söylemini normalleştirdi.[3] Pek çok devletin biçimsel olarak bağımsız kaldığı, fakat yapısal olarak sınırlandırıldığı bir dünyayı kurumsallaştırarak küresel hapishaneyi inşa etti.
Bilindiği üzere zamanla “mahkûmlar” hapishane hayatına uyum sağlar. Rutinleri içselleştirir, kodları öğrenir, dayatılan yapıya bağımlı hale gelir ve duvarların ötesindeki özerk varoluş alışkanlıklarını giderek kaybederler. Dünyanın büyük bir bölümü Amerikan hegemonyası altında benzer bir süreçten geçti. Devletler dolara[4], Amerikan merkezli finansal altyapıya, Batılı kurumsal onaya, ABD’ye dayalı güvenlik düzenine, kontrol etmedikleri teknolojik katmanlara ve kendilerinin tanımlamadığı kültürel kodlara bağımlı hale geldiler. Hatta bu düzene bağımlılığı bir aşk hikayesine dönüştüren elitlerin elinde sisteme katılımı ve altyapısını kullanım imkânını bir imtiyaz ve egemenlik olarak içselleştirdiler. Daha da ileri giderek, liberal fanatizmin açıktan fikir hürriyetine savaş açmasıyla her türlü alternatifin sağlıksız ve tehlikeli bir fantezi olacağı hususunda keskin inançlı bir ittifak da oluşturuldu.
Amerikan Hapishanesi küresel sistemin ekonomi-politik ve güvenlik altyapısı üzerine bina edilmiş olsa da son tahlilde Amerikan İmparatorluğu’nun sağladığı imtiyaz ve güvence ile varlığını sürdürmektedir. Ne var ki Amerika bir taraftan ulus devlete dönüşme sürecine girmişken cari hapishanenin varlığını aynen koruması ve sürdürmesi mümkün olmayacaktır. Tam da bu noktada Gramsci’nin “otorite krizi” vurgusunun zuhur etmesi kaçınılmaz olmaktadır. Zira hegemonun ve işlettiği düzenin istikrarının korunması, tebaasının bütün sorunlara rağmen sistemin kabul edilebilir düzeyde meşru, gerekli ve faydalı olduğuna inançlarını korumalarına bağlıdır. Bugün bu inanç küresel düzeyde ortadan kalksa da Washington’a olan ihtiyaç varlığını muhafaza etmektedir. Amerika ile ilişkilerini nikah seviyesinde ele alan Avrupa bile Washington’la boşanmasına dair inkâr sürecinin safhalarını tecrübe etmeye başlamıştır.
Washington yıllarca savaş sonrası düzene sadece hükmetmedi. Ona öncülük de etti. Askeri ve ekonomik gücünü entelektüel otoriteyle birleştirdi. Dünyanın büyük bir bölümünü, kendi üstünlüğünün yalnızca Washington için avantajlı değil, sistemin bütünü açısından istikrar sağlayıcı olduğuna ikna etti. Bu hikâyede doların yapısal gücün bir aracı değil, tarafsız bir kamusal maldı. Uluslararası kurumlar, belirli güçler lehine değil, kurallara dayalı bir şekilde çoğunluk için de işliyordu. Hukuki evrenselcilik bir dayatma değil isteyenin katıldığı medeniyet zeminiydi. Amerikan askeri liderliği bağımlılık değil güvenlik ve koruma sağlıyordu. Küreselleşme asimetrik bütünleşme değil karşılıklı ortaklıklardı. Liberal düzen imtiyazlı olanların çıkar bileşimini değil bizzat ilerlemenin geniş ufkunu temsil ediyordu. Bu söylem ve işleyiş tahakkümü meşrulaştırdı, içinde var olunan yapıyı yaşanabilir kıldı ve hatta birçoğuna hapishaneyi bir yuva gibi hissettirdi. Sistemin kategorileri, kast yapısı, ceza düzeni makbul bir gerçeklik olarak kabul edildi. Mahkumlar mahkûm değil katılımcıydılar. Hapishanenin demir parmaklıkları tamamen finansaldı.[5] Geçmişte hiçbir imparatorluğa nasip olmamış şekilde finansal işleyiş kusursuz bir jeopolitik kaldıraca dönüşmüştü. Hapishanenin içi, dışarıdan daha güvenliydi!
Doların küresel rezerv para birimi olarak rolü, ABD sermaye piyasalarının merkezi konumu, muhabir bankacılık sistemi, borç yapıları ve dolar takasının küresel mimarisi, Washington’a işgal etmeden disipline etme konusunda olağanüstü bir kapasite sağladı. ABD’yi karşısına alan bir devletin ilk etapta askeri bir güçle yüzleşmesi gerekmiyordu. Çoğu zaman karşılaştığı şey hapishane hayatını zehredecek bir dışlanmaydı: Takas sisteminden, finanstan, likiditeden, yatırımcı güveninden, sigortadan ve küresel mübadelenin olağan işleyiş mekanizmalarından soyutlanma. Bankaları cüzzamlı hale gelirdi. Ticaret sözleşmeleri tökezlerdi. Borcu bir anda zehirli olurdu. Şirketleri risk almaktan geri çekilirdi. Satın alma ve arz zincirleri bozulur, dış ticareti tıkanırdı. Sadece mallarının değil vatandaşların da serbest dolaşımı kısıtlanırdı. Bütün bunlarla tam anlamıyla silahlandırılmış bir karşılıklı bağımlılık düzeni inşa edilmiş oldu.[6]
Bu dünya, liberal evanjelistlerin iddia ettiği gibi düz, sürtünmesiz ve siyasi açıdan tarafsız bir pazar yeri değildi. Dar boğazlar etrafında örgütlenmiş, ekonomik ve teknolojik bağlantılardan oluşan son derece merkezî bir sistemdi. Küresel finans, dolar takası ve mesajlaşma ağları etrafında yoğunlaşmıştı. İletişim, ABD merkezli dijital platformlar ve bilgi altyapıları etrafında toplandı. Yarı iletken üretimi küresel olarak dağılmıştı fakat kilit fikrî mülkiyet ve tasarım araçları az sayıdaki Amerikan şirketinin uhdesindeydi. Bu katmanların her biri daha geniş bir Amerikan tahakkümünün parçalarını oluşturuyordu. Başka bir ifade ile modern hayata katılımı giderek doğrudan ya da dolaylı biçimde ABD tarafından yönetilen altyapılara bağımlılıkla eş anlamlı hâle getiren, birbirini güçlendiren kurumsal ve teknolojik........
