menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yatışmayan Öfke Nihat Genç

15 0
18.09.2026

Yatışmayan Öfke Nihat Genç

Yatışmayan Öfke Nihat Genç

Dokunduğu her inceliği daha da inceltmesi mümkünken o ustura gibi diliyle ifade hünerini kesip doğramada, veryansın haykırmada kullandı. Bağıranın kulağı kendi sesiyle dolar. Dedikçe söylediği ana teması olan memleket, edebiyatının önüne geçti.

Deli fişek bir adam, koşar adım yürüyor. Kını yok. Kılıcının iki ucu keskin. Ne kendi kabına sığıyor ne başka bir kaba sığmak niyetinde. Bütün hırçınlığını sabah akşam sokaklara taksim ediyor. Kumrular Sokak’ın başında omuz hizasına gelmek için yavaşlıyor, tam yanıma geldiğinde yüksek sesle “Nihat Genç” diyorum ama o dönüp bakmadan “saygılar” deyip geçiyor. Ardından bakakalıyorum. On gün sonra duyuyorum hastalığını. “Sizi görmek istiyorum” diyorum mesajla: “Bana on gün müsaade” diyor. 

Biz Kızılay’a sonradan geldik. O, oradaydı. Seksenli yılların ortasından itibaren yaklaşık on yıl salaş bir çay evinin taburelerini paylaştık. On iki Eylül’ün zehirli ikliminden çıkan çıkamayan herkesin yaralarını sarma gayretinde olduğu günlerdi. Hiçbir şebekeye dahil olmak istemediğimizden kapalı hiçbir mekâna sığmıyorduk. “Devlet dersinden” bütünlemeye kalan herkes uyumsuz yanlarını gömecek yer arıyordu. Bazıları mevzi, konum, muhit değiştiriyordu. Bazısı zıddına inkılap ediyordu. Farklı, birbirine uzak yerlerden gelerek bir çayhanede derlenmiştik. Oturacak birer tabure bulduk ama duvara yaslanmadan konuşmaya alışmamız zaman aldı. Neyse ki bizden önce orayı mekân edinen Nihat Genç ve arkadaşları vardı. Eski kavgalardan o da yorgundu ama geçmişin yükünü sırtından atmamıştı. Çayhanede halka genişledikçe konuşma temaları çeşitleniyordu. Sözü aralamak, yönlendirmek çoğu zaman Nihat’a düşüyordu. 

Dana derisi ceketi, uzun saçları, hırçınlığı, doğallığı, içtenliği, pervasızlığı, özgüveni, hesapsızca her şeyi konuşabilmesi, duvarları yumruklaması, tel örgülü alanlara özgürce girmesi, çıkması onu kendiliğinden öne çıkarıyordu. O kendini kırbaçladıkça açılıyordu. Çayhanedeki halka genişliyor, dergiler, kitaplar çıkıyor, herkes herkese öyküsünü, denemesini, makalesini, şiirini senaryosunu okutuyordu. Şehrin, memleketin dünyanın altını üstüne getirdikçe eski kurtarılmış bölgelerden, şiddetten, nefretten, çatışmadan, muhaberattan, devlet sopasından arta kalan korkuları tartışma temalarındaki çıtayı yükselterek birbirimizle aşmaya çalışıyoruz. Hiyerarşinin, duvarların olmadığı bu açık mekân hepimize iyi geliyor.

Bir ağa dâhil değiliz ama eski yaralar da bizden kopmuş değil. Bir dil ve ifade arayışındayız Karşıtlıkların birbirinde erimesine, farklılıkların beraberliğine, aynı espriye farklı tonlarda gülüşümüze, buzlarımızın birbirimizde eriyişine nasıl da hayret ediyoruz. Klasik, modern bütün düşünce akımları, edebi ekoller, usuller erkanlar, yollar yordamlar konuşuluyor. Geçmişle hesaplaşırken kabuk bağlayan yaralarımızı kanatmamaya ne kadar özen göstersek de alttan alta kanıyorlar. 

Bu sokakta, bu taburelerde, bu mekânda ne birikiyor diye merakla İstanbul’dan, İzmir’den, Bursa’dan, Konya’dan temaşaya gelen akademisyen, yazar ve gazeteciler oluyor. Dilini yutmuş bazı dava delileri saatlerce tek kelime etmeden dinleyip gidiyorlar. Hapishanelerde eriyen buzların dışarı taştığı, eleştiriden özeleştiriden bir sağalmanın beklendiği, sağcılığın, solculuğun eski öfkesinin boşaldığı, eski kollektif kimliklerin zayıfladığı ama yenilerinin de oluştuğu, her kesimin yekdiğerinin her dediğiyle alakalandığı bir dönem. Heidegger gidiyor Ali Şeriati oturuyor, Feyerabend kalkıyor Aliya geliyor. Yükselen trend İslamcılık. Milliyetçilerin bir kısmı (herhalde bir ‘proce’ dahilinde) ateşli İslamcılığa evriliyor, cemaatler zaten palazlanıyor. Siyaset yeni duruma göre yeni terkiplere varıyor. (Dip dalga arada sahilleri dövüyor.) Entelektüel İslamcılar modern bilimin arka planından ifadelerin gramatik ayrımına, Medine Sözleşmesi’nden Adil Düzen’e, tarihselcilikten gelenekselciliğe, özgürlüklerden kamusal alana büyük boy tartışmalara yön veriyorlar. 

12 Eylül rejiminin ikame ettiği ideoloji o yıllardaki adıyla “Türk İslam Sentezi”. Özal’la bu yol genişliyor. İlahiyattan edebiyata, felsefeden siyasete yeni terkip ve sentezler üzerinden yeni projeler oluşuyor. Nihat Genç canhıraş bir tutkuyla yazıya bağlı. Ülkücülükten gelmenin kitabi boşluğunu kapamak için yoğun bir mücadele veriyor. “Büyüyünce Cemil Meriç olmak istiyorum” başlıklı bir yazısıyla onu fark etmiştim. Sürekli bir hesaplaşma içinde ama huzursuzluğunun, itirazının kaynağı belirsiz. Yüksek ateşi ne dediğiyle, ne yazdığıyla yatışıyor. İstanbul dukalığına hücum ederken iktidara veryansın ediyor. Yankı aldıkça sesini yükseltiyor. Hepimiz öteden beri üşüyoruz ama o daha çok üşüyor. 

Biz kendimizden az konuşurken, o acısıyla sancısıyla bütün öyküsünü boca ediyor. Yol arkadaşlarının bazısı daha Mamak’ta, bazısı Ulucanlarda, bazısı akademide, bazısı yüksek tepelerde. Çelişkinin bini bir para. Hayatını kalemiyle kazanmak isteyene kolay değildir hayat. Onunsa acelesi var. Daktilo zamanı, elektronik daktilo kullanıyor. Hızına kendi yetişemiyor. Esersiz merdiven tırmanan........

© Perspektif