menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yasaklar nereye kadar?

57 0
20.02.2026

Geçtiğimiz günlerde (10 Şubat 2026 tarihinde) Zorlu PSM’de yapılacak iki konser Beşiktaş Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. Gerekçe tuhaf: “Etkinliklerin toplumsal değerlerimizle bağdaşmaması nedeniyle birçok toplum kesimi tarafından tepkiye neden olduğu tespit edilmiştir.” Buradaki “birçok toplum kesimi” ifadesi elbette muallakta. Baktığımızda, X (eski Twitter) üzerinden şikâyetini dile getiren kimi hesaplar dışında pek bir şey göremiyoruz -ki bunların çoğu neredeyse aynı cümlelerle yazılmış, az takipçili hesaplar tarafından dolaşıma sokulmuş, bu hâliyle pek ses getirmemiş… Başka bir şikâyet var mı, öğrenmemiz mümkün değil, ama aslında böyle bir adım atmak için birilerinin şikâyet etmesi gerekmiyor. Türkiye, yasakların giderek arttığı bir ülkeye dönüştü, dönüşüyor.

Toplumun sadece bir kesimi düşünülerek devreye giren yasaklar bunlar. Söz konusu kesim içki içmiyor, müzik dinlemiyor ve belli ki özgürlüğü sevmiyor. Özgürlük anlayışı elbette tartışılır, ama bir müzik grubunun toplumun “birçok” kesimini rahatsız edeceği savı gerçekten tuhaf. Hele ki işin içine toplumsal değerler girdiğinde, iş daha da tuhaflaşıyor çünkü bu değerlerin kim tarafından ve neye göre saptandığını bilmiyoruz. Benim sevdiğim bir şey bir başkasının hoşuna gitmeyebilir, yaşam tarzım bir diğerini rahatsız edebilir, içtiklerim, yediklerim ya da giydiklerim çok yakın çevremdekilerle bile uyuşmayabilir (ya da tam tersi olabilir), ama bu, onları yapmamam gerektiği anlamına gelmez. İşin içine şiddet, taciz, hakaret girdiğinde iş elbette başka boyuta geçer; yazılmış kanunlar var, onlar devreye girer ama bir konseri keyfi bir şekilde yasaklamak hiçbir zaman anlamayacağım bir şey. Böylesi zamanlarda devreye giren kanunların, çok tartışılan taciz, tecavüz ve kadın cinayetlerinde devreye girmemesi daha da anlaşılmaz.

Bu elbette ilk değil. Türkiye’de yıllardır karşılaştığımız bir şey. Son yıllarda arttı ama bu geçmişte yapılmadığı anlamına gelmez. İktidarlar sevmedikleri şeyi yasaklıyor. 12 Eylül 1980’de yapılan darbe sonrasında bu daha da artmış, cuntanın istemediği insanlar konser veremez, televizyona çıkamaz, memlekete giremez hâle gelmişti. Şarkıları bir dönem devletin yayın kurumu TRT denetliyordu; darbe sonrasında bu görev Kültür Bakanlığı bünyesinde kurulan Bandrol Kurulu’na verildi. Albümler yayımlanamadı ya da sansürlü olarak halka sunuldu. Konser yasaklarının valiliklerce yapıldığı, “sakıncalı” isimlerin sudan gerekçelerle sahneye çıkartılmadığı yıllardı bunlar. Teşbihim hatalı değil, zira Zülfü Livaneli’nin 1989 yılında Ankara Atatürk Spor Salonu’nda vereceği konserler “su boruları tamir edilecek” gerekçesiyle yasaklanmıştı. Livaneli’nin yanına Selda Bağcan’dan Ferhat Tunç’a, Ahmet Kaya’dan Grup Yorum’a uzanan pek çok ismi ekleyebiliriz. Bunlar aynı zamanda kasetlerinin/plaklarının dağıtımı engellenen isimler.

O dönemde “toplumsal değerler” lafı devreye girmemişti, “12 Eylül öncesine dönmek istemiyoruz” deniliyordu. ’90’lı yıllara geldiğimizde “vatanın bölünmez bütünlüğü” öne sürülerek bu yasaklar artırıldı; işin içine Kürtçe yasağı da girdi. Üniversite bahçesinde çekilen bir halayın “ideolojik halay” olarak adlandırıldığı, halay çekmenin hatta ıslık çalmanın yasaklandığı yıllar bunlar… Bugün “ah ne güzel yıllardı” diye anıyoruz ama hiç de öyle değildi.

2000’li yıllara geldiğimizde yasaklar bitmedi, bahaneler artırıldı. AKP iktidarı bunların yanına “toplumsal değerler”i de iliştirdi. Arada “maneviyat” devreye girdi, vurgu “millî”lik meselesi üzerinden yapıldı ve yasakların kapsamı genişletildi. Kitapların yayımlanmadan yasaklandığı, toplatıldığı, tiyatro oyunlarının engellendiği, filmlerin sansüre tabi tutulduğu ya da gösterime sokulmadığı, heykellerin yıkıldığı ya da kaldırıldığı bir döneme girdik. Eserler yasaklandı, onlara imza atanlar iş yapamaz hâle getirildi. Bu, konser yasaklarını da artırdı. Grup Yorum eskiden bazı yerlerde konser veremezken, memleket sınırları içinde konser veremeyecek hâle geldi. Üstelik orada da kalmadı, albümleri dijital platformlardan, görüntüleri sosyal paylaşım sitelerinden kaldırıldı. Bunun siyasi bir hamle olduğu düşünülebilir ama bu yasaklar farklı gerekçeler öne sürülerek Manifest’ten Gülşen’e uzandı; festivaller ve konserler yasaklandı, sanatçılar gözaltına alındı. Şarkıların tartışıldığı, insanların şarkı yazdığı ya da söylediği için yargılandığı bir döneme girdik. Mabel Matiz yakınlarda bundan payını almış bir isim. Uzun uzun anlatmaya gerek yok, hadise çok yeni; özeti şu: Yazdığı bir şarkı vesilesiyle hâkim kapısına çıkartıldı ve bu şarkıyı bir erkeğe yazıp yazmadığı soruldu.

Müzisyen Mabel Matiz hakkında, “Perperişan” adlı şarkısının sözlerinde “müstehcenlik” suçu işlendiği iddiasıyla CİMER’e yapılan şikâyetler gerekçe gösterilerek dava açıldı. Ocak 2026’da görülen son duruşmada İstanbul 54.........

© P24