Sisteme karşı Brando
Savaş sonrası Amerika kendi içine kapanmış, sahnede ise daha sert, daha gerçek bir oyunculuk dili filizleniyordu…
Yönetmen Elia Kazan o sırada tiyatronun merkezinde: Yapımcılığını üstlendiği Truckline Café adlı oyunda genç bir adam dikkatini çekti. Oyundaki rolü küçüktü ama sahneye çıktıktan birkaç dakika sonra adeta salonun ritmini bozuyordu. O güne kadar izlenen oyunculuklarla pek ilgisi yok; daha ham, daha kontrolsüz ve çok daha gerçekti.
O genç adam, Marlon Brando’dan başkası değildi…
Oyun başarısız oldu, hatta birkaç hafta içinde kaldırıldı. Ama Kazan için sahnedeki o enerji, o taşkınlık çok şey ifade ediyordu: Çünkü izlediği şey rolden öte o rolü yaşayan biriydi o genç.
Sinemanın en ilginç öykülerinden biri burada başladı. Henüz dostluk değildi; daha çok bir sezgi, bir tanıma haliydi. Kazan’ın aradığı oyuncu diliyle Brando’nun içgüdüsü birbirine denk düşmüştü.
Bu sezgisel çekim kısa sürede somut bir işbirliğine dönüştü, birkaç yıl içinde dönemin en etkili ortaklıklarından birine evrildi. İkilinin ilk dönüm noktası, Tennessee Williams’ın A Streetcar Named Desire (Arzu Tramvayı) oyunuyla yaşandı. Elia Kazan yönetmen koltuğunda, Marlon Brando ise Stanley Kowalski rolünde… Broadway’de sahnelenen oyun hem gişe rekorları kırıyor hem de seyircinin oyunculuk algısını yerle bir ediyordu. Brando’nun sahnedeki varlığı, metni adeta yeniden yazıyordu.
Bu başarı kısa sürede sinemaya taşındı. 1951’de aynı oyun beyazperdeye uyarlandığında, Brando artık umut vadeden bir oyuncudan doğrudan bir fenomene dönüşmüştü. Kazan’ın oyuncudan aldığı o ham gerçeklik, o sahicilik sinemada da karşılığını buluyordu.
Ardından Viva Zapata! geldi. Bu kez Brando, Meksikalı devrimci Emiliano Zapata’yı canlandırıyordu. Rol, onun sınırlarını genişletirken Kazan’ın da oyuncusuna duyduğu güveni pekiştiriyordu.
Ama bu yükselişin tam ortasında, perde arkasında tansiyon giderek yükseliyordu. Çünkü mesele sadece sinema değildi; Soğuk Savaş’la birlikte ABD, kültür-sanat alanında, özellikle de........
