Mahkeme Salonları Gerçekten Siyasetin Dışında mıdır?
Yeni Adalet Bakanı’nın “Mahkeme salonları siyaset arenası değil; hukuk düzeninin tecelli ettiği zemindir” sözü, ilk anda kulağa güven verici geliyor. Hukukun serin mermer zemininde ideolojik sloganların yankılanmaması gerektiğini kim inkâr edebilir? Ancak bu cümle, özellikle savunma makamının sesinin kısılmasına dönük bir niyetle okunduğunda, başka bir tartışmanın kapısını aralıyor. Ve daha derine indiğimizde mesele yalnızca savunmanın sınırlandırılması değil; hukukun kendisinin hangi toplumsal zeminde yükseldiği sorusu haline geliyor.
Çünkü mahkeme salonu, boş bir mekân değildir. O salon, tarih boyunca iktidarın, mülkiyetin, sınıf ilişkilerinin ve toplumsal çatışmaların içinden şekillenmiş bir yapıdır. Yargıç kürsüsünün arkasındaki semboller, yalnızca devletin sembolü değil; o devletin dayandığı toplumsal düzenin simgesidir. “Hukuk düzeninin tecellisi” denilen şey, soyut bir adalet fikrinin değil, somut bir güç dengesinin normlara bürünmüş hâlidir.
Hukukun Tarihsel Yüzü
Hukuk tarihi bize şunu öğretir: Mahkeme salonları hiçbir zaman bütünüyle siyaset dışı olmamıştır. Feodal düzende yargı, derebeyinin otoritesini pekiştirirdi. Mutlakiyet çağında kral adına hüküm verilirdi. Modern ulus-devletle birlikte yargı bağımsızlığı ilkesi gelişti; ancak bu bağımsızlık, toplumsal eşitsizliklerin ortadan kalktığı anlamına gelmedi.
Sanayi devrimi sonrasında “eşit yurttaşlar” arasında kurulduğu varsayılan sözleşme düzeni, hukuken tarafları eşit saydı. Oysa ekonomik gerçeklik, tarafların güç bakımından eşit olmadığını gösteriyordu. Mahkeme salonu, bu eşitsizliğin üzerini biçimsel eşitlikle örttü. Böylece hukuk, toplumsal düzeni koruyan bir çerçeve işlevi gördü.
Bu çerçeve, kendisini siyasetin üstünde konumlandırarak........
