ATATÜRK’ÜN “KUYU” VE “KOMİTACILIK” RÜYASI: WEBER, FREUD VE JUNG PERSPEKTİFİNDEN BİLİMSEL BİR TAHLİL
ATATÜRK’ÜN “KUYU” VE “KOMİTACILIK” RÜYASI: WEBER, FREUD VE JUNG PERSPEKTİFİNDEN BİLİMSEL BİR TAHLİL
Mustafa Kemal Atatürk, şiddetli sancılar çektiği ve ilk hafif komayı atlattığı 26 Eylül 1938 Dil Bayramı gecesinin ertesi sabahında, manevî kızı Afet İnan’a derin bir sarsıntıyla son rüyasını anlatır. Afet İnan, bu rüyayı özet hâlinde hatıratında şöyle aktarmaktadır:
“Ertesi sabahki izahlarında, ‘Demek ölüm böyle olacak’ diye uzun uzun gördüğü rüyayı anlattı. Rüyadaki olay, Selanik’te ihtilale ait bir komitacılık vakası idi. ‘Salih’e söyle, ikimiz de kuyuya düştük. Fakat o kurtuldu’ demişti.” (Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, 1959, s. 12)
Hayatı boyunca akla, pozitivist yöntemlere ve seküler dünya görüşüne dayanarak karar vermiş bir devlet adamının son demlerinde gördüğü bu rüyayı mistik/manevî ya da metafizik bir çerçeveden ziyade, psikoanalitik ve sosyolojik metodolojilerle incelemek, tarihî ve bilimsel bir zorunluluktur. Bizzat pozitivist rasyonalizmin sınırları içinde kalınarak yapılacak bir çözümleme, bilinçdışının ölüm döşeğinde ürettiği sembolleri, yaşanmış tarihî tecrübeler ve bastırılmış vicdanî yüklerle irtibatlandırmamıza imkân tanır.
Erken Cumhuriyet döneminin resmî tarih anlayışı ve manevî evlatların üstlendiği “kusursuz lider” imajını koruma gayreti, Afet İnan’ın hatıratında bu rüyanın detaylarını otosansürden geçirmesine yol açmıştır. Kurucu figürü, her daim aydınlanmacı bir kürsüde tutma arzusu; onun insanî çelişkilerini, gençlik yıllarına uzanan İttihatçı geçmişini ve içsel muhasebelerini görünmez kılmayı hedeflemiştir. Ancak metinde sansürlenemeyen iki temel imge sarsıcı biçimde öne çıkar: “Komitacılık” ve “Kuyu“.
Resim: Kuyuya düşen iki dost: Atatürk ve Salih Bozok.
Komitacılık Mirası ve “Akademik Komitacılık”
Türk siyasi hayatında İttihat ve Terakki Cemiyeti ile somutlaşan komitacılık; hukukî veya geleneksel meşruiyetin tıkandığı yerde sözde vatanı kurtarmak adına gizli, fiilî ve baskıcı yöntemlere başvurma anlayışıdır. İttihatçı gelenekten tevarüs eden Kemalist kadrolar, devlet mekanizmasında görünürde bu yöntemleri terk etmiş olsalar da ideolojik inşa süreçlerinde benzer bir merkeziyetçi ve dayatmacı yapıyı hem siyaset arenasına hem de akademi dünyasına taşımıştır.
İbrahim Necmi Dilmen ve Tevfik Bıyıklıoğlu gibi isimlerin, bilimsel temelleri olmayan Güneş-Dil Teorisi veya Türk Tarih Tezi‘ni tek geçerli hakikat olarak dayatmaları, “komitacılığın akademik sahaya sirayeti” olarak okunmalıdır. Liyakat esaslı, özgür bir akademi yerine rejime mutlak sadakat gösteren kadrolaşmalar öne........
