menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

BATILILAŞMA MODERNLEŞME Mİ, YABANCILAŞMA MI?

35 0
15.09.2026

BATILILAŞMA MODERNLEŞME Mİ, YABANCILAŞMA MI?

Yasin Aktay’ın Tarihin Gerçek Yüzü serisi içinde kaleme aldığı bu eser, Türkiye’nin son üç yüz yılına damgasını vuran en büyük dönüşümlerden birini, Batılılaşma tecrübesini, alışılmış tarih anlatılarının dışına çıkarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Fakat kitap yalnızca “Batılılaşma ne zaman başladı, nasıl gelişti, hangi reformlar yapıldı?” sorularının peşinden gitmiyor. Çok daha temel bir soruyu gündeme getiriyor: Batılılaşma gerçekten bir ilerleme ve modernleşme projesi miydi, yoksa kendi kimliğinden uzaklaşmanın, yabancılaşmanın ve zamanla kendi kendini sömürgeleştirmenin adı mıydı?

Aktay’ın kitabını ilgi çekici kılan da tam olarak bu sorgulayıcı yaklaşım. Çünkü burada Batılılaşma, yalnızca kıyafetlerin, alfabenin, kurumların veya yaşam biçimlerinin değişmesi üzerinden ele alınmıyor; bir toplumun kendisine bakışının nasıl değiştirildiği üzerinden okunuyor. İnsan, kendi tarihine, kültürüne ve medeniyet birikimine ne zaman yabancılaşmaya başlar? Bir toplum neden kendi sahip olduklarını geri kalmışlığın işareti, başkasına ait olanı ise ilerlemenin ölçüsü olarak görmeye başlar? Ve daha da önemlisi, kendi kimliğini koruyarak modernleşmek gerçekten mümkün değil midir?

Kitabın merkezindeki temel paradoks burada ortaya çıkıyor. Doğulu bir toplum, kendi tarihinden ve kültürel birikiminden bütünüyle vazgeçmeden Batı’nın bilimini, teknolojisini, kurumlarını ve tecrübelerini alabilir mi? Aktay’a göre aslında bunun önünde ilkesel bir engel yoktur. Nitekim Osmanlı toplumunda Batı’dan bilim, teknik, askeri teşkilatlanma ve idari yöntemler alma konusunda ciddi bir tereddüt yaşanmamıştır. Mehmet Akif Ersoy ve Sebilürreşad çevresindeki düşünürler de Batı’nın bilimsel ve teknik birikiminden yararlanmayı İslam’ın öğrenmeye ve faydalı bilgiyi edinmeye yönelik çağrısıyla çelişkili görmemişlerdir. “İlim Çin’de de olsa gidiniz alınız” anlayışı, bilginin kaynağından ziyade kendisine ve sağlayacağı faydaya önem veren bir yaklaşımın ifadesidir.

Sorun, teknik ile kültür arasındaki sınırın ortadan kaldırılmasıyla başlamaktadır. Batı’dan teknoloji almak başka bir şeydir; Batı’nın bütün kültürel kodlarını, yaşam tarzını ve değerlerini ilerlemenin zorunlu şartı olarak görmek başka bir şey. Aktay’ın itiraz ettiği nokta tam da burasıdır. “Teknoloji gelince kültür de beraberinde gelir” düşüncesinin aksine, Batı kültürünün Osmanlı toplumuna yalnızca teknolojik gelişmeler aracılığıyla girdiğini düşünmek mümkün değildir. Kültürel dönüşümün arkasında siyasi yenilgiler, devletin zayıflaması, dış müdahaleler ve Batı karşısında oluşan aşağılık duygusunun da büyük payı vardır. Böylece Batı, yalnızca kendisinden bir şeyler öğrenilecek bir medeniyet olmaktan çıkarak giderek taklit edilmesi gereken bir modele dönüşmüştür.

İşte bu noktada Batılılaşma, Aktay’ın anlatısında basit bir “yenilik” hikâyesi olmaktan çıkar. Kendi değerlerinden uzaklaşmanın, kendisine ait olanı küçümsemenin ve başkasına ait olanı üstün kabul etmenin hikâyesine dönüşür. Bir toplum, askeri ve siyasi alanda yenildiği için neden bütün kültürel referanslarından vazgeçmek zorunda olsun? Yüzyıllar boyunca oluşturulmuş bir medeniyet birikimi, birkaç askeri yenilginin ardından neden değersiz kabul edilsin? Aktay’ın üzerinde durduğu “kendinden vazgeçme” ve “kendi kendini sömürgeleştirme” kavramları, bu zihinsel dönüşümü anlamak açısından özellikle önemlidir.

Kitap, Batılılaşmanın yalnızca devlet politikalarıyla sınırlı kalmadığını, zaman içinde toplumun kendisini değerlendirme biçimini de değiştirdiğini gösteriyor. 19. yüzyılın sonlarına kadar “Batılılaşma” kavramının toplum nezdinde bugünkü anlamıyla meşru ve saygın bir karşılığı yokken, 20. yüzyılın başlarından itibaren bu kavram giderek yüceltilmiş ve Cumhuriyet döneminde devletin temel yönelimlerinden biri........

© Mir'at Haber