menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

DİNDARLAŞTIK MI, YOKSA DÜZENLE UYUMLU HALE Mİ GELDİK?

16 0
19.04.2026

DİNDARLAŞTIK MI, YOKSA DÜZENLE UYUMLU HALE Mİ GELDİK?

Türkiye’de uzun zamandır en az konuşulan, ama aslında en can yakıcı mesele şu:

Biz gerçekten İslam’a mı yaklaştık, yoksa sadece dine benzeyen daha uyumlu bir hayata mı yerleştik?

Çünkü ortada garip bir tablo var. Camiler dolu ama adalet duygusu zayıf. Dini söylem güçlü ama ahlaki cesaret cılız. Başörtüsü serbest, imam-hatipler açık, Kur’an kursları yaygın, umre turları dolu, muhafazakâr sermaye büyümüş, dindar kadrolar devletin birçok alanında yer bulmuş. Dışarıdan bakınca sanki “İslami kesim kazandı” denebilir. Ama biraz yakından bakınca insanın içine oturan başka bir gerçek görünüyor: Kazanan Müslümanlar mı oldu, yoksa sistem Müslümanları kendine benzeterek mi kazandı?

Bugün yaşadığımız temel kriz, insanların dinden uzaklaşması kadar basit değil. Asıl kriz, dinin hayatta dönüştürücü merkez olmaktan çıkıp, kimlik koruyucu bir kabuğa dönüşmesidir. Yani mesele inançsızlık değil sadece; mesele, inancın istikamet üretme gücünü kaybetmesidir.

Bir zamanlar Müslüman olmak biraz rahatsız edici bir şeydi. İnsana huzur verdiği kadar yük de yüklerdi. İnsan sadece kendini kurtarmayı değil, nasıl bir dünyada yaşadığını, zulmün nerede durduğunu, batılın hangi kılıklara girdiğini, düzenin insanı nasıl dönüştürdüğünü düşünürdü. İslam bir aidiyet cümlesi değil, bir hesaplaşma çağrısıydı. Şimdi ise giderek daha fazla insan için Müslümanlık; hayatı kökten sorgulatan bir hakikat değil, insanın mevcut hayatını meşrulaştıran bir yastığa dönüştü.

Acı ama doğru: Bugün birçok çevrede İslam, insanı sarsan değil rahatlatan; dönüştüren değil onaylayan; risk yükleyen değil konfor koruyan bir dile indirgenmiş durumda.

1980’li ve 1990’lı yılların İslami çevrelerine dönüp bakınca, her şey dört dörtlüktü demek mümkün değil. O yıllarda da slogan çoktu, romantizm çoktu, sertlik vardı, daralmalar vardı, dünyayı tek boyutlu okuma eğilimleri vardı. Ama buna rağmen bir şey çok daha canlıydı: samimiyetin ateşi. İnsanlar daha çok inanıyor, daha çok tartışıyor, daha çok bedel ödüyor, daha çok kafa yoruyor, daha çok dert taşıyordu. Bugünkü gibi bu kadar hesaplı, bu kadar temkinli, bu kadar steril bir dindarlık yoktu.

O yılların Müslümanı kusurluydu ama daha gerçekti. Bugünün Müslümanı ise daha görünür, daha yerleşik, daha güçlü ama birçok yerde daha ürkek, daha bağımlı, daha ölçülü, daha sistem içi.

Eskiden “Nasıl Müslümanca yaşarız?” sorusu daha baskındı. Şimdi ise çoğu yerde soru değişti: “Nasıl kaybetmeden kalırız?”, “Nasıl sahip olduklarımızı koruruz?”, “Nasıl denge kurarız?”, “Nasıl çok da bedel ödemeden var oluruz?” Böyle olunca da dava dili yerini pozisyon diline bıraktı. İnanç kaldı ama iddia zayıfladı. Söylem........

© Mir'at Haber