menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

SÜRUŞ’UN GÖZÜYLE ŞİİLİK

22 0
11.05.2026

SÜRUŞ’UN GÖZÜYLE ŞİİLİK

İran-ABD/İsrail savaşı küresel düzeyde yerleşik siyasi, askeri, diplomatik ve fikri paradigmanın derin sarsıntı geçirmesine yol açtı. Söz konusu sarsıntı Latin Amerika’dan Kıta Avrupası’nın batısına kadar etkili oluyor, ama asıl yıkıcı etkisini Müslüman dünyanın coğrafi kalbinde yani Ortadoğu’da göstermektedir.

Geçen sene Haziran’da süren 12 gün, bu sene de 28 Şubat’tan beri sürmekte olan savaşın galibi İran’dır; ağır maddi ve insani hasar yaşamasına rağmen askeri, diplomatik ve fakat en belirgin ahlaki ve moral alanda İran başarılı bir sınav verdi. Amerika ve İsrail karşısında onurumuzu ayağa kaldırdı, bu iki insanlık canavarına karşı hepimiz adına cihat etti.

Suriye’de Ahmet Şara dahi 2 Mayıs günü şu itirafı yapmak zorunda kaldı: “İran bu savaşta yenilseydi İsrail, Suriye’ye girer, bizi İdlib’e hapsederdi. Lübnan Hizbullah defterini kapattık.” İnşaallah, Suriye’nin kimler eliyle ve kimler tarafından İsrail’e peşkeş çekilmek istendiğinin farkında olmayan “Ama Esed zalimdi”cileri Şara’nın bu itirafı uyandırır. Tabii ki Esed zalimdi, ama konu Suriye’yi de direniş ekseninden çıkarıp İsrail’e teslim etmekti.

İnşaallah bu savaş başında Hatt-ı İmam’ın olduğu İran’ın zaferiyle biter.

Gelgör ki, İran’ı bekleyen bir tehlike var, o da savaşı galip bitirmesi durumunda özünde “fars etnik köken”e dayanmayan “İran milliyetçiliği” ve daha vahimi Sünni olmayan diğer bütün etnik grupları içine alma potansiyeline sahip “Şii mezhepçi” tuzağa düşmesidir. İmam Humeyni, İslam devriminin meşru amacını “İslam için İran feda” ve “Ne Şiilik ne Sünnilik” diye belirlemiş, Sünnilere karşı takıyyeyi tahrim etmişti ancak Amerika, Avrupa ve sözüm ona Sünni-Selefi Arap ülkelerinin kışkırtmasıyla başlayıp sekiz sene süren İran-Irak savaşı, devrimin Hatt-ı İmam’dan İrancılık ve Şiilik eksenine kaymasına ve bazı devrimcilerin kendi üzerlerine kapanmasına yol açmıştı ki, savaşın hedefi zaten devrimci dalganın bölgeye yayılmasını milliyetçilik ve mezhepçilik bariyerleriyle önlemekti. Sekiz yıllık savaşta Araplar ve Sünniler Saddam’ın arkasında veya yanında saf tutunca, İranlılar “Demek ki biz İranlı ve Şii olduğumuz için bu saldırıya maruz kalıyoruz, Müslüman alemi bizi yalnız bırakıyor” hissine kapıldılar. Bugün de “Canım İran’la Amerika-İsrail anlaşmalıdır, savaş mavaş yok, tiyatro oynanıyor. Aman İran yenilsin, yoksa biz bölge lideri olmayacağız, Şiilik yayılacak” diyenlerin haddi hesabı yok. Bazıları da Kudüs, Filistin, Gazze için palavra nutuklar attılar, iş ciddiye binince İsrail’e bir çakıl taşı dahi atamadılar, hasetlerinden çıldırıyorlar.

İran’ın milliyetçi çizgiye veya mezhepçiliğe kaymasına karşı 47 senedir Hatt-ı İmam’ın çizgisinde olan İslamcılar direndi, İran’ı askeri, teknolojik ve maddi açılardan büyük bir savaşa hazırladı, bugün de inisiyatif ellerinde olduğu için küresel emperyalizme ve siyonizme karşı İslamcılar başarılı bir savaş veriyor. Lübnan’da da Yemen’de de bu mücadeleyi veren aynı mücahitlerdir.

Lakin 1980-88 arası savaş sonucunda vuku bulan duruma benzer bir tehlike bugün için de varittir.

Bu satırların yazarı İslam aleminin vahdetini/birliğini önleyen üç önemli faktör görür:

Her ne türüyle olursa olsun milliyetçilik ve ulus devlet refleksi,

Her ne türüyle olursa olsun mezhepçilik,

Batı tahakkümünün desteğinde ülkelerinin başındaki –dosyaları kabarık- liderler.

Mirat Haber’de dört kurucu imamın kelam ve fıkıh anlayışlarına taban tabana zıt Kurumsal Sünniliğin bizi zehirlediğini yazdım, benzer zehir Ehl-i beyt evladının verdiği mücadelenin ruhuna aykırı tarihi kurumsal Şiilik için de söz konusudur. Resulullah’ın ve Selef-i salihin ruhuna dönüşü amaçlayan Sünniliği ve Şiiliği zehirleyen aynı şeydir.

Mezhepçiliğin bizi nasıl zehirlediğini en iyi bilenlerden biri de dostum Abdülkerim Süruş’tur. “Kraldan kralcı devrimci”lerin baskıları sonucu kaç senedir İran dışında yaşamak zorunda kalmış. Türkiye’de bir üniversitede kalmasını çok istedim, sağa sola başvurdum, olmadı.

Süruş gerçekten kelam, felsefe, tasavvuf alanında yetkin bir filozof, bize çok faydası olurdu. Maalesef Türkiye, Hamidullah hocayı, Fazlurrahmanı ve daha başka değerleri evinde tutamadı. Oysa Ankara ilahiyatta ders veren Muhammed Tanci, Tayyip Okiç ne kadar faydalı oldular.

Süruş’un son zamanlardaki düşüncelerine ihtirazi kayıtlarım var, bunu etraflıca Vahiy Nedir? adlı kitabımda [1] etraflıca ele aldım. Ama Fazlurrahman gibi vahiy görüşüne ihtirazi kayıtlarım [2] olsa bile, bu gibi zihinler önemlidir, düşünce hayatımıza zenginlik, derinlik katarlar.

Aşağıda son günlerde Şia ve Şiilik konusunda Süruş’un yaptığı bir konuşmayı iktibas ediyorum, son derece önemli, uyarıcı:

“Size şöyle arz edeyim; Şia ve Sünni, İslam’ın iki yorumudur. Başta size söyledim ki İslam tarihi, İslam hakkında yapılan yorumların tarihinden başka bir şey değildir. Sakın İslam Peygamberi’nin başarısız olduğunu ve ondan sonra ümmetinin tamamen başka bir yola, onun sevmediği bir yola saptığını sanmayalım.Güya bir azınlık kalmış da onlar Peygamber’in doğru yolundan gidiyormuş… Hayır, Peygamber’in inşa ettiği bu ümmetin bugün ’ı Ehl-i Sünnet, ’u Şia’dır; bunların hepsi Müslümandır. Elbette İslam’dan kendi yorumlarına sahipler.Şiilerin çok güzel bir tezi vardı. Elbette pratikte kötü işler de........

© Mir'at Haber