menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran: Müşterek olarak savunulması gereken İslam vatanı

29 19
20.02.2026

İslam ile eskiden Fars diyarı olarak bilinen günümüz İran’ı arasındaki münasebet, İslam’ın ilk dönemlerinden itibaren mevcudiyetini sürdürmektedir. Geçmişte, dönemin hükümdarı Hz. Muhammed’in (SAV) gönderdiği mektubu reddetmiş olsa da Peygamber’in ashabından iki önemli isim İran menşelidir: Ahzab Savaşı sırasında savunma stratejisi öneren meşhur sahabi Selman-ı Farisi (RA) ve Peygamber tarafından Yemen’in ilk valisi olarak atanan Bazan bin Sasan (RA).

Ayrıca, İslam medeniyetinin inşasına katkıda bulunan hem dini hem de dünyevi ilimlerdeki pek çok alim de İranlıydı. Bu zatlar, İslam bünyesindeki tüm düşünce ekollerinden gelmiş ve çeşitli dünyevi bilgi dallarında temayüz etmişlerdir.

İslam, Halife Ömer bin Hattab (RA) döneminden günümüze kadar İran’da tam bir otoriteye sahip olmuştur. Daha evvel, büyük sömürgeci güçler tarafından desteklenen İran Şahı, İran’ı İslam dünyasından koparmaya çalışmış ve Siyonist İsrail ile iş birliği yapmıştır. Ancak nihayetinde başarısız olmuş ve 1979’da gerçekleşen, ardından İran İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşunu açıkça ilan eden İslam Devrimi ile devrilmiştir. Seküler Arap milliyetçilerinin, müteakiben Körfez Savaşı yoluyla ve hasmane küresel güçlerin desteğiyle bu düzeni yıkma çabaları da başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Manipüle edilen mezhep ve etnik köken meseleleri dahi, tek bir vücut gibi olan İslami kardeşlik bağlarını koparmayı başaramamıştır.

Bu durum Hz. Peygamber’in (SAV) hadis-i şerifinde şöyle tarif edilmektedir:

“Müminlerin birbirlerine merhamet etmede, birbirlerini sevmede ve birbirlerine şefkat göstermede misali, bir vücut gibidir. Vücudun bir azası rahatsızlandığında, diğer azalar da uykusuzluk ve ateş ile ona eşlik eder.”

İran halkı sadece kitlesel olarak Mekke’de hac ibadetini yerine getirmeye devam etmekle kalmamış, aynı zamanda topluma sızmaya çalışan Bahailik ve benzeri sapkın öğretilere karşı da kararlı adımlar atmıştır, öyle ki Bahailer idari merkezlerini İsrail’in Hayfa kentine taşımak zorunda kalmışlardır.

Pek çok İranlı lider, en başından itibaren İsrail’e karşı Filistin mücadelesinde, Bosna Savaşı’nda ve İslam ümmetinin karşılaştığı her krizde yer almıştır. Aynı zamanda, önce Sovyetler Birliği, ardından Amerika Birleşik Devletleri işgalleri sırasında Afgan mücahit liderlerine sığınak sağlamışlardır.

Ayrıca, İslam Devrimi’nden sonra Siyonist İsrail devletini yasaklayarak ve Filistin davasıyla saf tutarak, özellikle mücadeleye liderlik eden İslami grupları destekleme konusunda kararlı ve cesur bir duruş sergilemişlerdir.

İran’ın Siyonist İsrail’e ve tüm büyük güçlere karşı en cesur duruşu sergilediği, bu uğurda liderlerini, askeri komutanlarını ve ulusal servetini feda ettiği bir vasatta, kendisini Arap ve Müslüman olarak tanımlayanların bu durumdan hicap duyması iktiza eder.

Fars milleti, Arap milletinin zafiyet yaşadığı dönemlerde İslam’ı savunan bir kale olarak nitelendirilmiştir. Bu durum, Hz. Peygamber (SAV) tarafından Allah’ın (SWT) şu ayetlerini tefsir ederken açıkça belirtilmiştir:

“Ümmîler arasından, kendilerine ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara Kitab’ı........

© Milli Gazete