Yüzyılın jeopolitik kırılması
Dünya düzeni, 2026 yılının ilk çeyreğinde tarihin en keskin ve tehlikeli virajlarından birini dönüyor. Bir yanda kuzeyde statüko savaşının yıpratıcılığıyla devam eden Rusya-Ukrayna krizi, diğer yanda 28 Şubat 2026 itibarıyla ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı doğrudan askeri müdahaleler, küresel sistemin çatırtılarını sokağa kadar indirmiş durumda. Bu kez savaş sadece cephedeki askerlerin tüfek mermileriyle değil; sunuculardaki verilerle, boru hatlarındaki petrolle ve stratejik altyapı tesisleriyle veriliyor. Yaşananlar, klasik bir bölgesel çatışmanın çok ötesinde, hegemonik bir bayrak değişiminin ve küresel kaynakların yeniden paylaştırılmasının sancılı doğumudur.
Dijital ve fiziksel imha
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonları, modern savaş literatürüne "altyapı imhası üzerinden caydırıcılık" olarak geçiyor. Hedef alınan noktalar artık sadece askeri kışlalar değil. Mart 2026’daki güncel raporlara göre, İran’ın dijital ekosistemi hem kinetik saldırılarla hem de sofistike siber operasyonlarla felç ediliyor. Tahran’daki veri merkezleri, radar sistemleri ve iletişim altyapıları, karşı tarafın karar alma mekanizmalarını kör etmek amacıyla vuruluyor. İran’ın buna karşılık bölgedeki ABD müttefiki ülkelerde yer alan teknoloji devlerine ait veri merkezlerini hedef aldığına dair iddialar ise savaşın "refah güvenliğini" nasıl sabote ettiğini gösteriyor. Bu noktada savaş, fiziksel bir yıkımdan ziyade, rakibin küresel ekonomi ve dijital ağlarla olan bağını koparma yarışına dönüşüyor.
Küresel sistemdeki bu sarsıntı, sadece Orta Doğu’daki sıcak çatışmalarla değil, aynı zamanda Batı ittifakının ana omurgası olan NATO içindeki derin güven bunalımıyla da perçinlenmektedir. ABD Başkanı Trump’ın, müttefiklerinden beklediği askeri ve mali desteği alamadığı gerekçesiyle NATO’dan çekilme tehditlerini 2026’nın bu kritik eşiğinde yinelemesi, Avrupa’nın güvenlik mimarisinde devasa bir boşluk yaratmıştır. Washington’ın "önce Amerika" (America First) diyerek izolasyonist bir tutuma bürünmesi, özellikle savunma harcamalarında yetersiz kalan Avrupa başkentlerinde bir panik havası estirirken; bu durum Türkiye için yeni bir stratejik özerklik alanı açmaktadır.
NATO’nun geleceğinin tartışmaya açıldığı bir dönemde Türkiye, ittifakın en büyük ikinci ordusu ve operasyonel tecrübesi en yüksek gücü olarak, Batı için vazgeçilemez bir "güvenlik sağlayıcı" konumuna evrilmiştir. ABD’nin müttefiklerini stratejik bir belirsizliğe terk ettiği bir senaryoda, Türkiye’nin hem bir NATO üyesi hem de bölgesel bir oyun kurucu olarak sunduğu........
