Zaman ve Ramazan
Koca bir ömrü üç günlük dünyaya sığdırırken zamanın ne denli hızlı aktığından şikâyet ededuruyoruz. Şikâyet ettiğimiz zamanın hızlı akışı mıdır, ömrün kısalığı mıdır, bilinmez; lakin nihayetinde eksilen bir hayattır ömür adlı defterimizden. Her geçen gün bir yaprak daha kopar; kimi zaman fark ederek, kimi zaman farkına bile varmadan.
Ömrün kısalığından yakınırken günümüzü boş şeylerle geçirmekten de geri durmuyoruz. Ne kadar tuhaf değil mi? Bütüne bakarak parçanın hikmetini idrak etmekte zorlanıyoruz. Oysa bütünü oluşturan, parçaların mükemmel birlikteliği ve uyumu değil midir? Bir dakikanın, bir saatin, bir günün kıymetini bilmeden bir ömrün değerini nasıl anlayabilir insan? Bunun farkına varabilmiş olsak, anın ruhumuza sunduğu letafeti hissedebilir, sıradan sandığımız vakitlerin aslında ne büyük lütuflar taşıdığını görebiliriz.
Ahmet Haşim, Müslüman Saati isimli yazısını, “Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık… Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.” satırlarıyla noktalarken zamandan bihaber kalışımızdan şikâyet eder. Onun serzenişi yalnız bir dönemin değil, çağları aşan bir hakikatin ifadesidir. Zamanın içinde kaybolmak… Ne kadar tanıdık bir hâl! Günün hangi vaktinde yaşadığımızı saatten öğreniyor, fakat o vaktin ruhunu çoğu zaman idrak edemiyoruz.
Genel anlamda zaman, özel olarak saat bir Batı........
