Ortadoğu'da İran-İsrail paradoksu
Bir devletin gerçek dış politikasını anlamak istiyorsanız meydanlarda yükselen sloganlarından önce, otuz-kırk yıllık bir zaman diliminde ortaya çıkardığı stratejik sonuçlara bakmalısınız. Çünkü devletler sözleriyle kendilerini tarif eder, tarih ise onları sonuçlarıyla yargılar.
İran İslam Cumhuriyeti konusunda yapılması gereken de budur. 1979’dan beri Tahran kendisini İsrail’in en büyük düşmanı, Filistin davasının hamisi ve Batı emperyalizmine karşı “direniş cephesinin” merkezi olarak tanımlıyor. “Büyük Şeytan” Amerika ile İsrail karşıtlığı, İran rejiminin yalnız dış politikasının değil, içerideki siyasi meşruiyetinin de temel sütunlarından biri oldu.
Fakat kırk yedi yıllık bilanço önümüze rahatsız edici bir soru bırakıyor: İran gerçekten İsrail’i zayıflatan bir bölgesel düzen mi meydana getirdi, yoksa izlediği siyaset sonucunda İsrail’in karşısındaki İslam coğrafyasını parçalayan ikinci bir kutup mu oluşturdu?
Benim “Doğu İsrail” dediğim olgu tam olarak burada başlıyor. Bu kavram bir halkı veya mezhebi değil, Tahran’daki rejimin bölgede meydana getirdiği jeopolitik sonucu tarif ediyor. Çünkü 1979 sonrasına baktığımızda Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan Yemen’e uzanan coğrafyada mezhep çatışmaları, milis yapılanmaları ve vekâlet savaşlarından oluşan büyük bir kırılma hattıyla karşılaşıyoruz.
Üstelik İran rejiminin en önemli meşruiyet iddiası Amerika ve İsrail’e karşı tavizsiz mücadele yürüttüğü iddiasıdır. Ancak tarihin en büyük ironilerinden biri İran-Irak Savaşı sırasında ortaya çıktı. 1980’de başlayan savaş sekiz yıl sürdü. Washington özellikle savaşın ilerleyen dönemlerinde Irak’a doğru yönelen bir politika izlerken, İran kamuoyuna “Büyük Şeytan” olarak tanıttığı Amerika ve yok edilmesi gerektiğini söylediği İsrail üzerinden gizli silah kanallarına girdi.
1985-86 dönemindeki bu ilişkiler daha sonra Iran-Contra skandalı olarak dünya tarihine geçti. Reagan yönetiminin kendi belgeleri İran’la yürütülen gizli diplomatik girişimi ve Amerikan yapımı silahların İran’a ulaştırılmasını ortaya koydu. Amerikan silahlarının İsrail üzerinden İran’a gönderildiğine ilişkin belgeler de kamuoyuna yansıdı.
Burada mesele yalnızca birkaç füze veya askerî malzeme değildir. Mesele siyasetin ahlakıdır. Halkınıza her gün “Büyük Şeytan” ve “Siyonist düşman” olarak sunduğunuz aktörlerle devlet çıkarı gerektirdiğinde kapalı kapılar ardında ilişki kurabiliyorsanız, dış politika söyleminizin ne kadarının ideoloji, ne kadarının iktidar mühendisliği olduğu doğal olarak sorgulanır.
Sonra 2001 geldi. Amerika Afganistan’a müdahale ederek Taliban yönetimini ortadan kaldırdı. Taliban, İran’ın doğusundaki en ciddi güvenlik tehditlerinden biriydi. Washington’ın müdahalesi böylece Tahran açısından olağanüstü bir stratejik rahatlama meydana getirdi. Üstelik bu dönemde İran ile Amerika arasında belgelenmiş diplomatik işbirliği de yaşandı. İran Taliban’a karşı Kuzey İttifakı’nı destekliyor, Amerikan ve İranlı temsilciler Taliban sonrasındaki Afganistan’ın siyasi yapılanmasını belirleyen Bonn sürecinde temas yürütüyordu.
İki yıl sonra Amerika bu kez Irak’ı işgal etti ve İran’ın sekiz yıl boyunca savaştığı Baas rejimi ortadan kalktı. Burada “İran, ABD ile birlikte Irak’ı işgal etti” şeklindeki kolaycı ifadeden daha önemli bir jeopolitik gerçek vardır: ABD’nin Irak müdahalesinin en büyük stratejik kazananlarından biri İran oldu.
İran’la yıllardır ilişki içerisindeki Iraklı siyasi hareketler yeni sistemde büyük ağırlık kazandı. Tahran zaman içerisinde Irak siyasetinde, ekonomisinde ve özellikle silahlı gruplar üzerinde olağanüstü nüfuz oluşturdu. Badr, Asaib Ehl el-Hak ve Kataib Hizbullah gibi İran’la bağlantılı yapılar Irak’ın güvenlik ve siyasi mimarisinde önemli aktörlere dönüştü.
Böylece Amerika birkaç yıl içerisinde İran’ın doğusundaki Taliban yönetimini, ardından........
