İlk adımın kütlesi
Bir yanda sayfalar dolusu süslü kürsüler, parlak vaatlerle bezenmiş reçeteler, hiç durmadan esen o yorucu ve köksüz coşku rüzgârları... Diğer yanda, yeryüzü yolculuğunda adım atmanın bile etten ve kemikten bir dağ taşımaya dönüştüğü, dört duvar arasında yankılanan o derin, o dilsiz yorgunluk.
Çağın o sağır edici uğultusuna kapılanlar, başarıyı ardı arkası kesilmeyen bir çığlık, hayatı ise nefessiz kalınan bir panayır yeri zannediyor. Oysa insanın topraktan koparılıp nesneye indirgendiği bu gürültüde, hakikat çoğu zaman fısıldayarak konuşur. Meseleyi kavramak için olayların üzerindeki o yaldızlı etiketleri söküp atmak, tezatları sadece yalın bir gerçeklikle yan yana dizmek icap eder.
Kürsülerdeki çığırtkanlar: "Her sabah hedeflerini yaz, asla durma ve dünyayı fethet." Yatağın kenarında soluklanan insan: "Bugün göğüs kafesimi şişirecek, nefes alacak o kuvveti damarlarımda bulamıyorum."
Piyasanın o parlak vitrinleri: "Asla risk alma, herkesin yürüdüğü o güvenli ve gri yolu takip et." Toprağın altındaki tohum: "Sıradanlık, fark edilmeden, sessizce çürümektir."
İnsanın, kelimelerin tükendiği ve eylemin taş kadar ağırlaştığı o sınır boyuna geldiğinde yaşadığı bu tutulmanın kadim irfanımızda, düşünce dünyamızda bir adı var: Sükût-u İrade.
Bu hal, dışarıdan bakan o yargılayıcı gözlerin sandığı gibi bir tembellik, bir vazgeçiş ya da karakter zayıflığı değildir. Ruhun, ardı arkası kesilmeyen fırtınalar, görünmez tehditler ve yorgunluklar karşısında kendi kapılarını dışarıya kapatıp, içeride........
