Hayal yetmezliği çağı
Bir zamanlar insanlar ufka bakardı.
Ufuk, yalnızca güneşin battığı çizgi değildi. Çocukların büyüdüğü, şehirlerin kurulduğu, yolların açıldığı ve medeniyetlerin filizlendiği yerdi. Bir çiftçi toprağa tohum bırakırken de, bir öğretmen sınıfın kapısını açarken de, bir genç geleceğe dair hayaller kurarken de gözünü biraz öteye dikerdi. Çünkü insanı ayakta tutan yalnızca yaşadığı an değil, ulaşmayı umduğu yarındı.
Bugün ise insanlık tuhaf bir çelişkinin içinde yaşıyor.
Tarihin hiçbir döneminde bu kadar bilgiye sahip olmadık. Haberler saniyeler içinde kıtaları aşıyor, teknolojik gelişmeler günlük hayatı dönüştürüyor, yapay zekâdan uzay çalışmalarına kadar pek çok alanda sınırlar yeniden çiziliyor. Buna rağmen, geleceğe dair ortak bir hikâye kurmakta zorlanıyoruz.
Bilgi hiç olmadığı kadar çoğalıyor; fakat insanlık aynı hikâyenin etrafında toplanmakta güçlük çekiyor.
Belki de çağımızın en büyük paradoksu budur.
İnsanlık geçmişte birçok kıtlık yaşadı. Su kıtlığı, gıda kıtlığı, enerji kıtlığı… Bu kıtlıkların her biri toplumların kaderini etkiledi. Fakat bugün gözle görülmeyen başka bir eksiklikten söz etmek mümkün:
Bu kavramı romantik bir özlem olarak değil, toplumsal bir ihtiyaç olarak görmek gerekir. Çünkü insanlar yalnızca ekmekle, teknolojiyle ya da ekonomik göstergelerle yaşamaz. İnsan aynı zamanda anlamla yaşar. Toplumlar da yalnızca kurumlarla değil, ortak hedeflerle ayakta kalır.
Bir toplumun ortak hayalleri varsa farklılıklar ayrışmanın değil, zenginleşmenin kaynağı olabilir. İnsanlar daha uzun vadeli düşünebilir, fedakârlık........
